10 Kasım 2013 Pazar

Pusula


Şlop şlop şlop…
Bu da nesi..Tek gözünü zar zor yarılayarak açtı İlkay 7:15 yazıyordu hemen başucundaki saatte,saatin gerisinde tezgahın üzerinde bulaşıklar, kenarında dün sürdüğü hadsizce ima veren kırmızı rujunu taşıyan kadehi,aşık olduğu colesium ve Roma sokaklarının motifini taşıyan küllüğü,yanında gazı bitmiş çakmağı,Malbora sigarası,Galata-Karaköy arası -şimdi gitse bulamayacağı- bir yerden aldığı radyosu ve ketılı duruyordu. “Bu da saçma rüyalarımdan biri” dedi kendi kendine,kapattı gözünü tekrar…
Şlop şlop şlop…
Saat 7:20 gösteriyordu…
Yatağından çıktı istemsizce şlop sesinin çatıdan  geldiğini keşf etti; “ahh mükemmel bir gün” diye söylendi.Cama yaklaştı; evi caddeyi gören bir stüdyo daireydi.Çatı katında oturduğu bu yer ucundan Sülemaniye’yi görüyordu, bu katı bazen atölye bazen sıcak bir yuva yapıyordu. Yağmuru dinledi ne kadar alkış sesine benziyor diye düşündü.
“Amann!” diyerek kızdı kendine.
“Alkışları bırak,yağmur yağıyor şehrin öbür ucuna gideceksin,Bu yağmur da İstanbul trafiği.”
Ah bir turist gibi sevebilseydim bu şehri… Bir turist gibi … Her gün onlarca kafileyi gezdiren rehber gibi sevebilseydi bu şehri… Ketılın düğmesine bastı. Radyonun düğmesini büktü.. Cızırtılar arasında ruh haline uygun bir şarkı bulmaya çalışıyordu.Trt 4 radyosunda Zeki Müren’in şarkısını duydu..Cızır cızır.. Güneş yağmurlu bir güne doğdu hepinize ….Cızır cızır “offf” tezgaha ellerini vurmaya ayağını sallamaya başladı.. Saat 7:30 haberiyle birlikteyiz… Cızır cızır … Doymadım doyamadım sevmelere seni ben…Eli tam gidiyordu ki radyonun koluna durdu.Derin bir nefes aldı gözleri daldı…
“Ah bu Sezen ne yaptıysa bu kadın yaptı bize,acılı aşk şarkıları ve büyülü sesi” dedi bakışları uzaklarda uçan bir martıya takılarak..
Zırrrrrrrrrrrrrrrr …
Kapıya yöneli İlkay ..
“Günaydın abla nasılsın “
“Süleyman ver şu ekmeği”
“keyfin yok galiba abla”
Çat …
“Abla kapıyı burnuma çarpmasana ! “diye homurdandı.İlkay gözlerini devirdi.Sıcacık ekmeğin burnundan bir parça kopardı.
Ketildakı su fokurdamaya başladı.Radyodan canlı bir ses :
“Bugün Sezen Aksunun doğum günü o yüzden saat 10:00 kadar onun şarkılarını çalacağız keyifli dinlemeler..”
Ritim tutmaya başlamıştı İlkay hayat zorlaşınca diye mırıldanmaya başladı tam da Sezenin söylediği gibi şarkı söylemek lazım diyordu.Bardağına kahvesini attı buram buram kahve koktu odası yatağını topladı bulaşıkları makinaya dizdi.Radyoya biraz ses verdi,dolabının karşısına geçti, kot eteğini beyaz kazağını gri çizmelerini seçti saçının alalade toplarladı ,aynaya geçti,makyajıyla kusursuz bir maske çizdi kendine kokusunu süründü evine baktı.Sigarasını ve gazı bitmiş çakmağını aldı frekansı eline not etti.Arabanın anahtarlarını aldı ve çıktı.
Neşeli Apartman İlkayın kokusuyla vu’ku buldu.Gri Opel’ine atladı.Yine radyoyu cızırdattı ve frekansı buldu.Çevirdi kontağı bastı gaza gösterge panelindeki saat ona saatin 08:08 olduğunu gösteriyordu.Silecekleri gıcırtıyla çalışıyordu.İstanbulun rimelleri akıyordu.Gri opeli grilikte kayboluyordu. Yağmur yer yer sağanak yağışa dönüyor yer yer güneş umut ışığı gibi beliriyordu..Yollar kapalıydı..İçi daraldı yine ofladı,direksiyona parmaklarıyla vurarak ritim tutmaya başladı. “Se se se Sezen Aksu” dedi radyosu trafik ilerledi,durdu silecekleri gıcırdadı ve İlkay trafikte tutuklu kaldı..
İş yerine vardığında saar 09:15 i gösteriyordu.Kapıda yalaka Memduh vardı.Sarı dişleri ve sigara içmekten sararış beyaz bıyıklarıyla gülümsedi :
“Günaydın İlkay hanım bu ne şıklık” diyerek yaranmaya çalıştı.Yanından geçip gitti İlkay…Asansörün düğmesine bastı.Dilinde Sezen’in şarkısı elinde çantası asansöre bir kitle ile birlikte bindi 19.katın düğmesine bastı.Asansör İlkayı katta bıraktı.İlkay çantasında kartını aradı ve kendini damgalanmış gibi hissettiren “İlkay Güneş basın kaynakları sorumlusu “ yazısını astı.Kata göz gezdirdi.Sevim yine dün uyumamıştı.Cem yine askerlikten bir şeyler anlatıyordu.Gizem gazeteleri toplarmış elinde kahveyle onları okuyordu.Miray bir eli telefonda bir eli önündeki bilançoda, uğraşıyordu.Aylin ise İlkayı bekliyordu.Gazeteleri ona verdi.Çantasından gözlüğünü aldı İlkay.Hışır hışır gazete kağıtlarını karıştırdı.İktidar muhalefet savaşları,cemiyet toplantıları,cinayet haberleri,ekonmi dengesizlikleri,iç haberler spor sayfası ve dış haberler servisi..
“Önemli bir şey var mı programda” dedi. Gazeteyi kenara fırlatırken.Gözlüğünü burnunun ucuna getirerek.
Aylin şaşkınlık içinde:
“Efendim okumadınız bile”
“Gerek var mı Aylin burada birbirlerine laf atanlar yan yana sırlarda oturuyorlar.Çözüm odaklılık eskidendi.Önemli bir şey var mı dedim sana”
“A. Victoria Sandré bugün 11:30 da Atatürk Havalimanına geliyor ve gazetemiz organizatörlüğünde gerçekleşicek olan “Bakış Açısı Kainat Penceresidir” adlı panelde gözlemci olacak.Kadir bey bizim departmanımıza verdi.”
Şakaklarına bastırdı İlkay,ovuştururken :
“Kaç yaşında bu kadın ve gönderin Ali’yi alsın” dedi bıkkın bir ses tonuyla
“87 efendim “ dedi Aylin.
“Hıh mükemmel” dedi tiz bir gülmeyle ve devam etti “Bir nineyle iki İstanbul günü Allah bilir en son Abdülhamit döneminde gördü İstanbulu,yapılar diyecek,sokaklar diyecek,trafik diyecek,Pera palas vardı diyecek” Bu sabah düşündüğü şey geçti aklından bir turist gibi sevebilseydi keşke bu şehri.Bu bir fırsat mı acaba.Saçmala İlkay diye silkelendi.Memlekette yağmur yağsa bana çamurlu su düşer.Yine bir ton evrak işi,pasaport vize işlemleri,resepsiyon işleriyle uğraşacak sahte sahte gülücükler dağıtıcak birkaç adamın ona asılmasına izin verecekti.
Aylin dışarı çıktı.Masada İzmirden aldığı saatine baktı 09:45 gösteriyordu saati. Biraz evrak işleriyle oyalandı.İnternet haberlerini okudu.Son dakika haberlerine baktı.Sayfayı mizanpaja yolladı.Kendini işlerine kaptırmışken kapı tıklatıldı.Aylin içeriye girdi.
“Efendim panele gitmeniz gerekiyor açılış konuşmasını gazetemiz adına siz yapacakmışsınız”
“Nasıl olur Cem ne güne duruyor orada ?”
“Bilmiyorum efendim Kadir Bey’in talimatı bu yönde”
Oflaya puflaya arabasının anahtarlarını aldı ve İstanbul Üniversitesinin Beyzayıd Kampüsüne doğru yöneldi.Trafik gün ortası olduğu için hafiflemişti.Ancak her zaman ki gibi Eminönü trafiği yoğundu.
Dikiz aynasında makyajını tazeledi.Boyununa panelin tanıtım kartını taktı.Herkes çok şıktı.Siyah elbiseler ışıltılı küpeler ile bayanlar şıklık yarışında; erkekler ise takım elbiseli,kravat ve cep mendilleri ile İstanbul beyefendisi gibilerdi.
Yeşim karşıladı İlkay’ı.İlkay ne hakkında konuşucağını bilmiyordu.Yeşim bir kağıt tutuşturdu eline.Bundan sonraki bir saat içinde konuşmalar oldu açılış ve üç günlük panel programı okundu.A.Victoria Sandré ikinci gün gidiyordu programa göre.
Birden gözü kapıya yöneldi.Ali yanında kraliçe Elizabeht’e benzeyen biriyle içeriye girdi.Herkes esas duruşa geçerek ona saygı ve selamlarını arz ediyorlardı.Sonunda İlkaya doğru geldi.İngilizce konuşarak kendini tanıttı.Bir aksan vardı bunu hemen fark etti İlkay.Yeşim kadının Avusturalya asıllı olduğunu ancak Viyana’dan geldiğini söylemişti.
Kadın hiçte 87 yaşında durmuyordu.Gayet bakımlıydı.Tırnaklarında Fransız manikürü vardı.Sümbül kokusu,pembemsi bir ruju inci kolyesi ve eteğinin ucundaki dantelleriyle ayakkabısının burnundaki danteller özenle seçilmiş gibiydi.Elinde beyaz eldivenleri vardı. Saçları kısa ancak geriye doğru önü krepelerle kabartılmıştı. Saati Swacht’ın bir modeliydi.Parmağında tek taş pırlantası ve hoş bir gümüş alyansı vardı.Boynundan içeriye sakladığı haç,küçük göhüs dekoltesi dolayısıyla göze çarpıyordu.Çantası kırık beyaz bir el çantasıydı.Gözlüklerinin kutusu ondan beklenmeyecek derece de iddialı bir renkteydi.Fuşya-bordo-kırmızı çizgileri olan kutudan gözlüklerini çıkardı.Temiz bir bezle önce onu sildi.Çantasından kalemini çıkardı.Dolma kalem kullanması İlkay’ı hayrete düşürdü.Panel boyunca söylenenleri dikkatlice dinledi.Bazen ona yapılan tercümeden memnun olmadığını yarına bu problemin düzeltilmesi gerektiğini İlkaya iletti.İlkay ise söylediğiklerini not alıp Yeşimle koordine bir şekilde strateji geliştirdiler. Akşam yemeği vakti geldiğinde aynı masada oturdular.Ön yemekler geldi.Sular bardaklara boşaltıldı.Alkollü alkolsüz içkiler masada yerlerini aldı.Yeşimle İlkay muhabbet ediyorlardı.İlkay son zamanlarda insanların onu anlamamasından şikayetçiydi.Yeşim ise Nişanlısının sorumsuzluğundan.İlkay :
“Oğuz Atay’ın çok sevdiğim bir sözü var Yeşim :”beni yaşarken anlamalısın” diye.Keşke beni ölmeden anlayabilseler.Çok yoruldum insanların beni yanlış anlamasından kendimi anlatmaya çabalamaktan olmadığım biri gibi davranmaktan.Olgunca davranmamı söylüyen herkes çocukça davrandıkların farkında bile değiller”dedi ve iç çekti “Neyse bu manzarayı mahvetmeyelim sonra fiskosumuza devam ederiz “ dedi sıcak bir gülümsemeyle.
Muhteşem bir boğaz manzarasında yemekler yenmeye başlandı.Ana menü geldi, Andre Sandré yanı başında çatal bıçağıyla yemeğiyle uğraşan İlkaya döndü İngilizce :
“İstemediğin bir ortamda bulunmamalısın.Bu senin zihinsel ömrünü azaltır.Zamanını boşa harcar.İleri de döner kendine kızarsın.Ayrıca hayata karşı bu kadar olumsuz olmamalı,daha az sigara içmeli,alkolu sadece keyifli olduğunda içmelisin.Belki birkaç satır karalarken,arkadaş sohbetinde de olabilir.Giyimine de dikkat etmelisin… “ Bir şey söyleyecek oldu yutkundu. “Şimdilik bu kadar”dedi.
İlkay’ın gözleri fal taşı gibi açılmıştı :
“Siz Türkçe biliyor musunuz ?”
“Hayır.Bilmiyorum bunlar sadece benim senin hakkındaki gözlemlerim.İlk kez göz teması kurduğumuzda “beni anla” diye bağırıyordu gözlerin.Saçın alalade toplanmış.Muhtemelen hedefin buraya gelmek değildi.Uzun zamandır hayatında kimse yok.Olsun da istemiyorsun.Çünkü araftasın.Nikotin kokun çiçek kokusu gölgeliyor.Oturduğumuzdan beri içtiğin üçüncü kadeh şarap.Ruhun heyacan istemeyen bir yapıda.Sahi kaç yaşındasın sen 30 var mısın?”
“Bunlar inanılmaz tespitler ve …”
“Ve doğrular değil mi ? Ruhun kaçmak istiyor.Kaçmak kurtulmak ama zincirlerle bağlamışsın onu bedenin otuz yaşında ancak ruhun benden bile büyük.Bu büyüklük maalesef bilgi donanımı açısından değil.Sadece yıpranmışlık ve hayat tarafından hırpalanmışlık var.İlgini bilgine yönelt”dedi ve sustu.İlkay bir daha ne söylediyse cevap alamadı.
Eve gittiğinde yaptığı ilk şey bilgisayarı açıp Google’ye Andre Victoria Sandré yazmak oldu. Google 0,34 saniyede yaklaşık 5.600.000 sonuç buldu.Önce vikipediadaki bilgileri okudu.Sonra tek tek makalelerini okudu.Saat 6 civarıydı.Bilgisayarın başında artık gözleri kapanmak üzeriydi.Onun hakkında bir sürü şey öğrenmişti.Makaleleri çocukluğu eğitimi ama ailesiyle ilgili bilgi yoktu.Artık sayfalar kendini tekrarlamaya başladı.Son bir blog gözüne çarptı.İtalyanca yazılmış bu blogda Andrenin aile ağacı vardı.Hikayesine göre Andrenin anneannesi 1942 yılında ikinci dünya savaşının verdiği buhrana dayanamayarak kocasıyla Brezilya da hayatına son vermişti.Aklından dün Yeşimin söylediği cümle geçti “Aslen Avusturalyalı ancak Viyana’dan geliyor” Anneannesi Brezilya da ölmüş.Biraz daha bakıyordu.Ve ekrana baka kaldı.Andrenin büyükbabasının ismi hemen imlecinin ucunda duruyordu.Ve edebiyat dünyasınca usta kabul ediliyordu.Bu mümkün müydü.Daha şoku atlatmadan saati çalmaya başlamıştı. Saat 7 20 idi ve yine aynı maraton başlıyordu.
Bu sefer kendine özen gösterdi.Nikotin kokusundan kurtulmak için duş aldı.Süslendi,tarandı,kokusunu süründü ve Neşeli Apartmandan çıkıp gri opeline atladı.İlk işi Andreyi kaldığı otelden almak oldu.İstedği bir yer olup olmadığını sordu.
“Ben İstanbul’a ilk kez geliyorum.Arkadaşlarım çok beğenmişlerdi bu şehri oysa sana göre bu saçmalık her gün bu trafik bu insan kalabalığı çekilir mi diye düşünüyorsun öyle değil mi”
Gülümsedi İlkay :
“Nerden bildiniz.” Sonra kendi kendine “Ah tabii ya büyükbabanızdan kalan bir özellik sanırım bu”
Andre güldü :
“Kendini değiştirmeye şimdiden başlamışsın.Araştırıyor daha fazla merak ediyorsun.Kafka ne der biliyor musun “yeni öğrenilen bilgilerle birlikte ortaya çıkan ilk arzu Ölme arzusudur” Sanırım tam panelin adına uygun oldu bu bakış açın değişiyor.Neden bu adı koyduklarını düşündün mü ? Bu arada Ayasofyaya gidebilir miyiz ?”
“Tabii ki gidebiliriz.Biliyor musunuz orası yabancı mimarların Müslüman mimarlara karşı üstünlük sağladığını yüzyıllarca söylediği bir yapıdır.Ancak Mimar Sinan Edirnede bulunan Selimiye Camiisinin minarelerini Ayasofyadan 15 cm yüksek yapmıştır ve yeryüzünde bir daha bu mimaride ve yükseklikte bir yapı olmayacaktır.Aslında hiç düşünmedim sizin bir fikriniz var sanırım”
“Anlattığın hikaye müthiş,sorumun cevabına gelince Bakış açısı hayatımızı değiştirir hayatı her zaman boş tarafından görmeye alışmışız her zaman söylenmemizin isyan etmemizin sebebi budur.Oysa kainata baksan milyonlarca ipucu ve güzellik keşfediceksin.Sabah selam verdiğin kişiler.Sana yardım eden insanlar.Belki de yolda karşına çıkacak olan bir dilenci kendine getirecek seni.Dün akşam yemek resepsiyonundan sonra sizin Beyoğlu dediğiniz yere çıktım.Bir dilenci gördüm ve bana “Allah kalbinin güzelliğini ömrüne versin” dedi-bunu Türkçe söylemişti- otele gelene kadar bunu aklımda tutmak için tekrar ettim.Bana bunun ne demek olduğunu söyler misin?”
Gülümseyerek :
“God give beauty”dedi.
“Bak görüyor musun ben anlamadan mıklatıs gibi iyiliği yanıma çektim.Rica etsem arabayı kenara çeker misin ?”
Opelini sağa yanaştırdı İlkay.
“Peki şimdi benimle aşağıya iner misin”
Kapıları açıp dikkatlice aşağıya indiler.Andre havayı kokladı kokladı kokladı ve
“Ohhh duyumsuyor musun bu kokuyu” dedi.
İlkayı duyduğu tek koku beton kokusuydu.Gri ve yağmurlu bir İstanbul gününde martıların sesleri eşliğinde 87 yaşındaki bir kadınla arabasını kenara çekmiş ve havayı kokluyordu.Saçmalık dedi içinden.
“Mrs. Sandré ben bir şey duyumsamıyorum.Her zaman ki gibi berbat bir yağmurlu İstanbul günü”
“Yapma Ilkay şu dünyaya milyonlarca insan geldi yaşadı öldü gitti.Bizde yaşayıp gideceğiz neden hayatın tadını çıkarmıyorsun?Neden korkuyorsun savaşmaktan.İnan bana ilk günler zordur sonra her şey kendiliğinden olur bir süre sonra insanlar sana gelir ve vay be ne çok mesafe kat ettin İlkay derler”
İlkay düşündü kokladı kokladı kokladı havayı ciğerlerine oksijen doldurdu.Tuhaf bir kadındı şu Andre hayata hep pozitif bakıyordu.Dün okuduklarına bakılacak olursa “siroz” hastasıydı.Bunu sormak büyükbabasından bahsetmek istedi ama sustu.
“Sormak istediğin bir şeyler var sanırım” dedi.İlkay kontağı çevirdiği sırada..
“Büyükbabanızı merak ediyorum.Ve dün bana söylediğiniz az alkol tüket lafına sizin neden uymadığınızı”
“Aslına bakarsan hayatım hep mükemmel değildi bunun tek açıklması bu büyükbabama gelecek olursak anneannem onun ikinci eşi,gözlem yeteneğimi ondan almış olmalıyım ancak ne oğlum da ne kızımda böyle bir yetenek var.Sanırım insanlarla iç içe olmak pekiştiriyor bunu.Birine gözlerini dikip bakamazsın.İlk izlenim çok önemlidir.O anda o insanla ilgili %95 oranında bir fikir sahibi olursun.Büyükbabam biliyorsun ki Freudla… Neyse sanırım geldik.Bana bir yarım saat izin vermelisin ve inzivamı tamamlamalıyım.Daha sonra beni senin tabirinle “cehennem İstanbul trafiğinde” uçağıma yetiştirmelisin”
İlkay düşüncelere daldı.Tuhaf kadın gözlem yeteğini büyükbabasından almış demek.Söyledikleri ne kadar mantıklı acaba.Arabayı park etti daha sonra sigarasına elini attı.Çakmakla uğraşmaya başladı.O sırada yanında bir ilan dağıtıcısı belirdi.Çorap dükkanının reklamını sarı bir kağıda bastırmıştı.Renk Çorap ltd.şirk. alttaki açık adres Aksaray da olduğunu gösteriyordu.Sigarasını yaktı bu ilanı dağıtan yaklaşık 35 yaşlarındaki adam.
“Teşekkür ederim”
“Rica ederim ancak bence daha az sigara tüketmelisiniz.Nikotin bağımlılığınız artıyor gibi duruyor.He birde daha az alkol de tüketmelisiniz”
“sen kimsin ki bana bunları söylüyorsun”
“Sadece bir gözlem hanımefendi iyi günler bu mükemmel İstanbul gününün tadını çıkarın”
İlkay’ın başına bir tuğla düşmüştü.Sanırım benim dış görünüşüm böyle.Çantasında eli titreyerek telefonu aradı,anahtarları şıkırdadı,parfümü geldi eline,makyaj malzemeleri,sonunda telefonunu buldu elleri titreyerek listede ilk aklına gelen arkadaşını Aslıyı aradı.Telaşla:
“Aslı sence ben çok sigara içen bir alkolik miyim” diye sordu bir çırpıda.,
Aslı kahkayı patlattı :
“Sen yeni mi uyandın ya da dün gece ne içtin tabii ki öyle birisi değilsin” İlkayın içi yine rahat değildi Andre çıkana kadar Aslıyla konuştu 4 sigara içti.Yoldan geçen tiryakiler sağ olsun çakmağının gazı bitmişi.
Andre geldi :
“Artık gidebiliriz..”
Yol boyunca hiçbir şey konuşmadılar canı sıkılmıştı İlkayı o sokaktaki adam kimdi hem nasıl birden beni tanımadan böyle şeyler söyleyebiliyordu.Neyse dedi.Offladı.
Andre ise gülüyordu.Radyoyu açtı,
“Sizin müziklerinize bayılıyorum ruhumu dinlendiriyor”
“Tesadüfe bakın ki ne zaman radyoyu açsam bu sanatçımız çıkıyor”
“Kim bu sanatçınız..Immm minik serçeniz mi yoksa”
“Siz bizim müziğimizi sanırım bayağı iyi biliyorsunuz ta kendisi bu şarkısı da Güllerim Soldu”
“Bu arada İlkay tesadüf diye bir şey yoktur bu hayatta sadece her şey belli bir çarkın üstünde ilerler zamanla birlikte çarkların dişleri birbirine geçer.Ancak önce çark hareket eder sonra dişli yerine oturur.Yani önce tesadüf dediğin şeyler olur sonra onların aslında bir tesadüf değil yeni bir fırsat olduğunu görürsün bu kimi zaman bir sigara satıcısı bir broşür olur kimi zaman sana bir şey çağrıştıran bir isim.Bakış açısı kainat penceresidir paneli işte bu yüzden önemlidir.Sen kainata nasıl bakarsan kainat sana öyle döner.Yabancılar buna karma diyorlar.”
Havalimanına gelmişlerdi.Dış hatlara gittiler.İlkay’ın içi buruk pasaport işlemlerini yaptırdı.Andre’ye inanılmaz bir şekilde alışmıştı.Hayatının bir eksenden çıkıp yeni bir eksene girmeye başladığını hissediyordu.
“Unutulmaz bir iki gün oldu çok zaman geçiremedik ve çokta bu cehennem şehri gezemedim ancak hiç kirlenmeden kalacak hatırımda bu şehir.Sözlerimi dikkate almalısın.Büyükbabam her insanın bakışlarında bir trajedinin olduğunu onu keşfettiğimde ve kendilerine itiraf edemekleri şeyleri onlara söylediğimde saygınlık kazanacağımı söylerdi.Haklıydı..Bunu sana yardım etmek için söylüyorum.”
Viyana 15:30 uçağı için son anons lütfen kapılara yönelin.
Andre parmağını kaldırdı ;
“Beni çağırıyorlar. Son kez söylüyorum zihninin ömrünü azaltma söylediklerimi düşün ve şu cümlem aklından çıkmasın..Herkesin pusulası kendi gönlünde gittiğinde geri dönmeyi düşünme. Kainat pencerenden hep dolulukları pozitiflikleri gör..”
Zarif adımlarla kapıya doğru gitti.Geriye döndü buz mavisi gözlerinin içiyle gülümseyerek el salladı…
İlkay gri Opeline atladı… Boş caddelerde sürdü arabasını.. Herkesin pusulası kendi gönlünde gittiğinde geri dönmeyi düşünme ne demekti bu… Birkaç gün sonra yine kendi hayatına döndü.. Bu sözü bir hattata yazdırdı.Hattat söze hayran kaldı…Evine her giriş çıkışında okuyabileceği bir yere astı bu tabloyu…
Bir gece rüyasında Andreyi gördü :
“Sırrımı çözdün Freud rüyaların önemli olduğunu söyler bilinçaltımızın bize vermek istedeği mesajları rüyalarımızda görürmüşüz muhtemelende bir çağrışım olmadığı sürece bunları hatırlamazmışız.”
Rüyası sigarasını yakan çorap broşörünü dağıtan adamla devam etti.Hayal pasta & kafe İlkay Güneş yazıyordu.Açık adresi Cihangir gösteriyordu.Kendini birden Cihangirdeki pastanede buluyordu İlkay.Andre elinde Zweig’in Üç büyük Usta kitabıyla oturuyordu.Gözlük kutusu ortada pastası ve sütlü çayı hemen yanındaydı.
“Sana ne demiştim Herkesin pusulası kendi gönlünde gittiğinde geri dönmeyi düşünme… Hayatını bu yaşına kadar düşündün ve monotonluktan kurtaramadın yeni şeyler denemeye var mısın?” dedi.
Tam o esnada uyandı.Sağa sola döndü.Ve kalktı yine aynı monotonluğu yaşadı.Çıkarken gözüne Andrenin sözü takıldı.Bir şeyler anımsadı ama sonra telaşla unuttu.Gazete onu matbaa işleri için Cihangir’e yolladı.Cihangir ismi de ona bir şeyler çağrıştırdı ama yine telaş içinde kayboldu bu düşüncesi.Gittiği matbaanın sahibi Haluk Bey 35 yaşlarında biriydi.Bu adam çorap bröşürünü dağıtan kişiydi.Soracak oldu nasıl diye Haluk Bey :
“Çalışanlarıma destek vermek için bende günde bir saat çalışıyorum zaten bende altyapıdan yani bu broşürlerden dağıtarak buralara geldim” dedi.
Tam tesadüf diyordu ki Andrenin tesadüfle ilgili söyledikleri geldi.Daha sonrasında ise rüyası.Hiç bir şey söylemeden Haluk Beyin odasından çıktı.Çılgınca bir şey yapıp dün rüyasında gördüğü kafeyi aradı Cihangir sokaklarında.Ve buldu camında devren kiralık yazısıyla.Tek farkı kafenin adının Rüya olmasıydı.Kendini bir çocuk kadar mutlu hissediyordu.


Geri döndü Haluk Bey :
“Sanırım siz Kent Gaze…” İlkay parmağıyla 1 saniye işareti yapıyordu.Elindeki blackberry telefonun mail kutusuna :
Yaşamak için gidiyorum.Tüm çalışma arkadaşlarıma yazı ve yayın hayatlarında başarılar diliyorum ve yönetici,üstlerime saygılarımı sunuyorum.Yaklaşık üç hafta önce düzenlemiş olduğunuz panelden sonra kainata yeni bir bakış açısıyla bakmaya karar verdim.Panelde katılımcı olan 87 yaşındaki Andre Victoria Sandré –ki kendisi Stefan Zweig’in torunu- bana yepyeni bir pencere açtı.Hayatımı onun “Herkesin pusulası kendi gönlünde gittiğinde geri dönmeyi düşünme” sözü üzerine yeniden bina etmeye karar verdim.
İstifamın kabulunu saygılarımla arz ederim.
İlkay GÜNEŞ
Basın Kaynakları Sorumlusu”

“Kulağa ne kadar saçma geldiğinin farkındayım ancak şu an itibariyle istifa etmiş bulunuyorum dolayısıyla gazate için değil şuan kendi pastanemin ilanı için buradayım.İzninizle sigara içebilir miyim”
“Yine ateşinizi ben yakacaksam neden olmasın”
Gülüştüler…İlkay artık her şeyin bir çarkın dişlisi olduğunu ve yerine oturması gereken çok şey olduğunu biliyordu.Hayatını istifa mektubunda da dediği gibi “Herkesin pusulası kendi gönlünde gittiğinde geri dönmeyi düşünme” sözü üzerine bina etti..Pusulasını kendi gönlünde buldu.Halukla evlendi.Pastanesinin üst katında; artık her sabaha kızı ve Halukla mutlu uyanıyordu…

9 Ekim 2013 Çarşamba

Pişmanlık

Pişmanlık çok keskin bir kelime tüm soğuğunu vücudun da hissettiğin tarifi olmayan bir acı.Yapılan hatalar bazen acı sonlanır hayatta benimki öyle bir hata herkese göre adam ölümü yok ya sonunda. Bir yerlerde gezerken bir söz çalınmıştı kulağıma baba tavsiyesi de olabilir "Hayat çok zalim bir öğretmen önce sınav yapar sonra öğretir" Bu sınavların birinden ben bugün kaldım. Hem de ne kalış. Öğrendim gerçekten öğrendim ama...İşte burada cümle sadece üç noktadan ibaret kalıyor. Çünkü o söze eklemeyen bir şeyi de tecrübe ettim, hayat sizi sınav yapıp bıraktıktan sonra elinizdeki değer verdiğinizi de sınav karşılığında alıyormuş. Yani hata yaparsan öğrenirsin öğrenirsen kaybedersin. Aksi durum da ise öğrenemezsin ve öğrenmek istemezsin.
Keşke kelimesinin kökü hangi etimoloji kitabı ne derse desin "pişmanlıktır". Kullanmaktan nefret ettiğim de bir kelimedir. Ancak bu durumda keşke hiç bir şey öğrenmeseydim ve hiç bir şey bilmeseydim diyorum..
Saygı ise kutsaldır. Tüm sınırları aşan öz benlikte bulunan bir olgudur. Bunlar cümle içinde kullanıldığında ne kadar hoş duruyor ve torik olarak öğrenilmesi ne kadar kolay. Saygı saygı saygı.. Milyonlarca kez yazsam bile yapılan davranışlara te'siri olmuyor. Oysa olmalı kelimeler güçlüdür demişti.. Bir kuvvetti olmalı bir lisanı bir arz-ı hali anlatmalı yapmalı etmeli sadece gereklilik kipinden ibaret olmamalı...
Ama oluyor yapılan hareketler düşüncelerin teminatı oluyor. Söylenmeyecek sözler söyleniyor ve kumsalda yaptığın o kumdan kale tek bir dalgayla bitiveriyor. Elinde cümle teselli kalmıyor boğazına bir şey düğümleniyor sözcükleri bırak sesler çıkmıyor nefes geçmiyor boğuluyorsun ve bunlar hep kelimeler yüzünden oluyor. Şair " söz ola kese savaşı söz ola kestire başı " demiş. Yeri geldiğinde başım kesilseydi de söylemeseydim dediğin olur. Ama geriye alamadığımız tek şey zaman gidiyor akıyor . Gökkube altında söylenecek nice sözler varken tek bir söz hepsinin idamı için kalem kırdırıyor..

Pişmanlık diyorduk keşke diyorduk anlamı kalmasa da bu gece de ve sonrasında kelimelerin gücüne inanalar adına Nazım'ın gibi koyu harflerle yazsınlar üç satır alt alta.
Yaptıklarımdan söylediklerimden pişmanım.
Özür dilerim.
Öğrendim saygıyı senden öğrendim...

2 Ağustos 2013 Cuma

Ayna

"Benim işim anlatmak hikayeler masallar meddahların hikayelerini konu ederim evlerinize ama bugün bambaşka bir hikaye anlatacağım size..
Beni benden ötedeki beni anlatacağım.."

Bu cümlelerle başladı Gökçe konferansa aynı anda ışıklar söndü bir ney sesi duyuldu.(http://www.youtube.com/watch?v=6-AT0J56LhU) 

"Ben Kars'ın Sarıkamış ilçesinde tarihler 1977 yılını gösterirken Aralık ayının dokuzunda kör gecenin üçünde açtım gözlerimi Dünyaya ben doğduğumda bana adını veren babaannem öldü şimdiler de o ismi hiç kullanmasam da bir yanım hep Ezo'dur benim. Annem öğretmendi Köy Enstitülerinden yetişmiş babam ise daha sonradan dahil olmuş hayatına görücü usulu ; usul erkânmış o zaman da. Ben büyüdüğümde Eskişehir benim deyimimle Mavişehir'e taşındık. Aynı yıl ben o şehre doyamadan Ankara Siyasal'a öğrenci olarak başladım. Hiç sevmedim bu şehri her gece uykularımda Porsuk'ta açardım gözümü. Öğrenciyken çok gezdim çok okudum,çok sevdim..
Benden ötedeki bende burada başlıyor. Aşk ... "Elif Kaf Şın " "A,Ş,K" "L,O,V,E" ve bir sürü harf. Bakmayın öyle saf ve kör kütük aşıklardan olamadım ben hiç. Hep yalnızlığı sevdim. Yanılışlarımdan doğan yalnızları. Klasik Türk filmlerini bilirsiniz. Bir Taksim gününde tramvaydan asılan bir liseli kız elinde kitaplarıyla bir gence rastlar çarpışırlar ve film başlar dökülen kitaplar okunur delikanlının ilgisini bir not çeker birlikte ayağı kalkarken göz göze gelirler. Gerçekteyse bu işler böyle olmuyor.  Bir şiir gibi bir türkü gibi yaşanmıyor hayat. Oysa hepimizin gözlerinde görebiliyorum ben dolu dolu baktığınızı, kiminizin kalbini kırmışlardır,kiminiz şuan elini tutuyordur aşkının gözlerinize baktığınızı görüyorum birbirinize. Ben ise aşkını çoktan kaybetmiş biriyim daha doğrusu ona hiç ulaşamadım demek daha doğru olacaktır sanırım. Ben itiraf etmeliyim ki çok iyi bir bukalemunum hayatta kalmak için bulunduğu ortamın rengine ayak uydurdukları gibi aşka tutunmak için tüm benliğimi adadığım insanlar var benim. Ne diyorduk aşk ... Aşka aşık olduğumu öğrendiğimde daha ruhu titreyen genç bir kızdım. 26 yaşında Eskişehir'in ayazında bir gece öylece donakaldığım da ve gözyaşlarımın benim ısttığında anladım.Sufiler der ki gözyaşı varsa aşkta vardır. Kim bu nerede şimdi derseniz hayatım da ömrümün kalbimin tam ortasında ama hayatımın merkezine olan uzaklığının yarıçapının pi karesinin kökünden bile zor denklemin içinde. Ne anlatıyor bu bize neredeyiz biz derseniz hemen yanınızda duran aynalar konferansındasınız.. Kendimize ayna tutmadan başkalarını anlayamayacağımızı anlamış ve ilk adımı attmış durumdasınız. Yanmaktan korkmamalısınız. Zira Aşk alevden bir denizi mumdan kayıkla geçmeye benzer. Bunların bir çoğunu belkide kitaplardan defalarca okudunuz. Ama aşk yazının cümleye dönmüş halidir ve yanmayı gerektirir. Size kendi benliğinizi aşarak aynaya bakmayı öğretir. Züleyha'nın endam aynalarını kaldırıp sûret aynalarına yönelmesini gösterir. Tüm bunları bize öğreten aşktır. Mavişehir'e döndüğümde hayata dair okulda öğretilenlerin tamamını biliyordum. Tecrübeler hariç. Hiç bir kitapta canınız yanarcasına size aşık olmayı illa da "o" yine de "o" demeyi öğretmezler. Hiç bir edebiyatçı bilmez aşkı sadece düşünürler ve kurgularlar çünkü onlarda kendilerine ayna tutmazlar. Belki Sezai Karakoç Mona Roza hikayesinde olduğu gibi gururdur aşk bilmezler yaşayan bilir ancak.. Döndüm .. Öldüm .. Yandım ... Söndüm.. durdum .. Gittim.. Hayat hep ekseni etrafında dönmeye geceler gündüzlere çıkmaya yollar bitmeye kuşlar uçmaya insanlar kaderleriyle yüzleşmeye mahkumdurlar.
Ayna kadifelere sarılı Züleyha'nın suret aynalarından var elinizde. Baktığınızda yüzünüzü görüyorsunuz peki kaçınız gözbebeklerine bakıyorsunuz ? ..
Tuğrul ... İşte tamda bu nokta da girdi hayatıma bu cümleyi söylediğinde kahverengi gözlerinde bir ışık gördüğümde yanıp sönmeme ama izi kalmasına yüreğimi alıştırmam uzun sürdü.. Gözlerimde inanılmaz bir ışık olduğunu ve bu ışığın yüreğimden geldiğini de sözlerine eklediğinde heyecandan yaprak gibi uçacaktım. O ilk ve son ve tek görüşmemizdi. İnsan uzaktan da sevebilir herşeye her söze inat. Sormadan sever pencerelerde gelişini görmek için sever, onunla aynı havayı solumak için bekler,nefes almadan su içmeden sever ama sever bekler ve ölür.. Tuğrul bu sözleri söyledi ve gitti. Hayatıma ayna tutuyorum sûret aynamı elime aldım ve gözlerimi okuyorum. Ne yaparsa yapsın başak saçlarını , burçak kokusunu , kahverengi gözlerini unutamıycağım. Her insan aslında hayatımızda yer alır. Gittiklerinde ise iz bırakırlar ama o iz daha külken yani yüreğinin içine içine bir sigara gibi bastırılmışken unutulmaz , sonra kabuk bağlar , tatlı tatlı kaşınır karşına onu gördüğündeki şarkı çıkar beraber gittiğiniz yerler gözlerin dolu dolu olur, ince bir elem sarar yüreğini öksürtür seni soğukta karda boranda görenler "dikkat et kendine bu havalarda" derler sadece endam aynalarıyla ilgilenenlerdir onlar da. Sonra tüm bunlar geçtiğinde Nisan yağmurlarıyla yaran kabul bağlar. Sonra yaz gelir kabuk düşer. Sonra yine kış. Yine yine'ler acılar ortada ne kabuk vardır ne yara sadece iz vardır dokundukça acıtan hiç bir zaman sana olanları unutturmayan hep hatırlatan bir iz. Yüreğinde bir izle yaşamak ne kadar zordur bilir misiniz ? Tabii ki bilirsiniz. Can Yücel'in şiirlerinde "hiç" hıçkıra hıçkıra ağladınız mı .. Tuğrul gitti .. Ben gittim .. Yaşam gitti... Ölüm gitti .. Gerçek gitti .. Nüans gitti ... Her şey bitti ...
Beni ayağa kaldıransa ironik olarak yine aşk oldu.. Bir Aralık günü dokuzuncu takvimi yırttığım da saat dokuzu sekiz geçe sokaktan geçerken bir havlama kendime getirdi beni. Aşk yıkıcı olduğu kadar inanılmaz bir sihre sahiptir, iyileştiricidir. Bir köpek yavrusu terk edilmiş sokağın ortasında.. Aldım onu koynuma düştüm evin yoluna.. Oda beni bırakıp gitti ya .. Çiçekler başladı bu sefer.. Siz bilmezsiniz onlar lisan-ı halden anlarlar soldular küstüler onlarda gittiler.. Velhasılı kelam hepsi birer birer beni terk ettiler. Bende kaldırdım tüm endam aynalarımı aldım gözlerimde yanan ateşi görmek için sûret aynalarımı..  Aradım sordum bulamadım.. Kendimi adadım söze dönmeyen satırlara.Ben kendimden başladım aşkı anlatmaya ayna tutsun sizin aşklarınıza diye geldim buralara.. Eğer bulduysanız aşkı kaybetmeyin onu ,eğer kaçırdıysanız ve fırsatınız varsa dönün söyleyin tüm bu anılarınızı yine de olmuyorsa küsmeyin aynalara atılın yeni ummanlara ..."

Ney sesi bitmişti herkes susmuş Gökçe bir yudum su içmişti.İçinde onlara anlatamadığı daha nice nicesi vardı. Oysa o her gece yattığında uyku diye Tuğrul'un gözlerine dalmak isterdi . Eğer o gün o uçağa yetişebilseydi .. Söyleyebilseydi atılabilseydi boynuna bugün ne burada olurdu ne şiire merakı olurdu ne aşka.. Yaşamak lazımmış diye düşündü yaşamak öğrenmek yanmak lazımmış. Topraktanız pişmeden çömlek olur mu faydam olur mu diye düşündü .. Rumi gibi "Hamdım.. Yandım .. Piştim " dedi. Önce dinlemeyi daha az uyumayı öğrendi sonra sabahları denize bakıp hayaller kurmayı bıraktı. Gelmeyeceğini kabul etti. Gözlerindeki yanan ışığı söndürdü.. Tam söze başlayacakken ve salondan çıt çıkmazken en arkadan bir ses geldi ..

"Belki de hiç gitmek hep kalmak istemişti belki de sizden bir haber almak için bedevi gibi dolaşmış ve sizin kokunuzu milyonlarca kadında aramıştı. Bilmiyorsunuz bilemezsiniz. Belki de saçlarına yıldız düştü ararken her kadının göz bebeklerinde o ışığı aradı neden söndürdünüz siz gözlerinizden o ışığı oysa karanlık gecede onlardı belki yolunu bulduracak ve beni buraya kadar getirecek " Yavaş yavaş sahneye geliyordu ve sahneye çıktı. Gökçe ise arkasına dönemiyordu bir burçak tarlasındaydı kokusunu duyuyordu ama kendine tanı koyamıyordu.

"Bunca saattir dinlediğiniz Tuğrul benim. Yanmasına sönmesine sebep benim ve hepinizin önünde diz çöküp o ışığı yeniden görmeyi dileyen yine benim.. "

Gökçe döndü tüm salon ağlamaklıydı. Kendinden ötedeki kendini anlatacaktı o gün aşkı tam kapatıp suret aynalarına bir daha hiç bakmayacaktı ama önce kendiyle tanışmalı ve barışmalıydı. Kıramadı aynaları. Sonunda anladı ki dil-i lâl eden sözü kifayetsiz eden aşkmış. Ve o aşk ne Tuğrul da ne başkasındaymış.. Ona ötedeki kendine bakması şartmış..

29 Temmuz 2013 Pazartesi

Mavi Winston

Özlemek diye düşündü Sevinç. Bu kelime tüm bedenini sarıyordu.. Çok uzun zaman geçmemişti hafızası onu yanılmıyorsa ya 2 ay olmuştu ya olmamıştı. Bir Ekim günüydü takvimin 21. yaprağını yırttıktan sonra akreple yelkovan gece birde oyun oynamaktan yorulmuş yavaşladığı sıralardaydı. Oğuz'u düşündü telefonu eline aldı ve aramaya karar verdi. Oğuz telefonları açmıyordu.. Kalbini bir acı bir sıkışmışlık hissi kapladı böyle zamanlarda evham yaptığı çok olurdu. Başına bir ağrı saplandı. Kalktı .. Düşündü ... Ofladı pufladı ... Bir kahve sonra bir kahve daha . Pencereyi açtı bülbülleri duydu ; arada öten baykuş onu tekrar sıkıntıya soktu. İlaç almak için çekmeceyi açtı mavi Winston'uyla göz göze geldi. "Becerebilseydim bırakmayı ne âlâ" dediğinde Oğuz'un sigarayı elinden alması ve ona sunduğu anlaşmanın son günüydü gecenin karanlığına karşı yaktı kibriti -bu kokuyu çok severdi - eli titreyerek sigarasına götürdü. Oğuz'a ihanet gibi gelse de her bir nefes içmeye devam etti. Bir sigara bir kahve sonra kahveleri azalıp sigaraya başladı bir iki üç derken paketi buruşturdu son nefesi dudağının ucunda tüterken. Saatine baktı ... Sabah ezanını duydu ... O saatte sığınacağı dualardan başka kimse yoktu ..
Oysa iki ayda bu kadar yıpratmazdı kendini. Neydi Oğuz'u çekici kılan.. Sözleri ? Belki de yüreği ? Çalışkanlığı ,her işte olan azmi , bilmiyordu .. Son uzun aramasından sonra : "Aradığınız numara kullanılmamaktadır " sözlerini duydu ve yıkıldı. Arayıp işten izin aldığında saat 7 : 15 gösteriyordu.
....

İşi hayat kurtarmaktı. Çalıştığı ilk gün bir trafik kazası vak'asına gitmişlerdi. Oğuz ve Kamyoncular ağır yaralıydı. Kamyoncuların solunumu durmuş Oğuz'un ki de ha durdu ha duracaktı. Etik olarak yaşama şansı düşük olana şans ver cümlesi beyninden geldi ve canı cehenneme etiğin diyerek Oğuz'un yanına koştu .. Aralarında bir bağ kurulmuştu. Oğuz'un yanına gittiğinde kanlar içinde yatıyor ve solunum güçlüğü çekiyordu o anda kalbi durdu ve solunumu kesildi .. Deli gibi yağmur yağmaya başladı ... 45 Dakika kendini kaybetmişçesine CPR (30 kalp masajı 1 suni solunum) yaptı .. Sonunda kalp ritmi düzeldi .. Bundan sonra Acil servis ona "asi CPR" dese de umrunda değildi... Tek isteği Oğuz'un direnmesiydi .Direndi de .. Uyandığında ise ilk Sevinci gördü..

-Senin adın ne Rossi ?
- Oğuz da , sen kimsin ?
-O motoru kullanıyorsan kask takacaksın, he takmıyorsan kamyonlardan uzak duracaksın , Moto Gp ye uygun değil buranın yolları hele Karadeniz yolları bunun için çok yanlış bir seçim !!

O sırada Kenan Doktor içeri girdi

-Vay Sevinç tüm servis seni konuşuyor..
-Kolay gelsin hocam yapacak bir şey yok bu saatten sonra ..
Kenan rutin taramaya girişti ve
-İyisin evlat çok uğraştın ve uğraştırdın
dedi. Oğuzun aklıysa Sevinçteydi neden bu kadar sinirlendiğini anlamıyordu. Gözü kapıya takılı kalmıştı. Ayrıca neden kendini ona bu kadar yakın hissediyordu ? Bu durumu Kenan fark edince açıklama gereği duydu..
- Sevinç üç gün önce senin kazanın olduğu gün işe başladı.
-Geldi buraya bana Rossi isen git Moto Gp de yarış dedi anlamadım.
- Etiğe göre yaşama şansı düşük olana şans vermesi gerekirken o senin yanına koştu .. Delice yağan yağmurda 45 dakika sana kalp masajı yapıp hayata döndürmeye uğraştı hem de işte ilk günüydü evlat.  Ve inan bana buraya geldiğinde bile hiç iyi değildin...

Oğuz şok olmuştu.. Sonra gülmeye, yemek yemeğe başladı. Annesi ve kız kardeşi geldi. Taburcu günü bahçeye ambulans gelmişti içinden sevinç indi yine etrafa bağırıyor ve emirler yağdırıyor hastayı kurtarmaya çalışıyordu. Bir yandan kalp masajı yaparken bir yandan olayı anlatıyordu. "Ateşli silah yaralanması satirasyon 70 /30 nabız zayıf atardamar kanaması var Turnike yapıldı acil ameliyathaneye haber verin " İşi bittikten sonra stetoskopu boynuna attı eldivenleri çıkardı ve mavi Winston'undan bir tane yaktı. Gözü Oğuz'a takıldı.
-Geçmiş olsun Rossi. Hayırdır Moto Gp lisansını mı arıyorsun ? Burası acil doktorculuk oynuyoruz burada yaramaz çocuklara da iğne yapıyoruz.
Oğuz gülmeye başladı
-Sanırım sana bir çay borcum var
-Buranın çayından nefret ederim başka zaman başka yerde karşılaşırsak belki
Telsizden ..
"-Menekşe Sokak no : 25 Besin zehirlenmesi " dendi.
-kendine iyi bak çuf çufunu iyi sür görmeyeyim seni bir daha buralarda dedi.


İki hafta sonra ....


Oğuz bir kutlama planladı. İkinci bahar, projesinin kabulü , işte terfi ..Arkadaşlarıyla bir akşam yemeğinde buluşacaktı. Modern zamanın insanına son dakika işleri uymaz. Girdi bir balıkçıya , denize karşı oturdu. Karşısında gözlerini tanıdığı biri vardı. Deviriyordu şişeleri ve mavi Win
stonunun dumanıyla dans ediyordu gecede. Çekti sandalyeyi :
-sanırım sana bir çay borcum vardı
-Burada mı bence hiç yeri değil
-O zaman çay borcunu yemek yapalım
Ve ters duran rakı bardağını çevirdi sevinçte sigarayı söndürdü.Dudağını hafifçe ısırmıştı Sevinç gülümseyerek
-Aslında benim sana bir özür borcum var.
Oğuz ise sigara da kalmıştı.
-Neden Mavi ?
-"Mavi huydur bende" demiş şair o yüzden mavi.
-Neden bırakmıyorsun ?
-Becerebilseydim ne âlâ
-O zaman denemeye var mısın ? Bu sefer bende varım .
-Bu nasıl bir anlaşma ?
-Sigarayı bırakıyorsun
-Ya bırakmazsam ?
Oğuz Motorun anahtarlarını gösterdi.
-İki hafta olmadı biliyorsun değil mi kurtarmam bir daha seni
-O zaman sen sorumlu olursun :)
-Tamam diyelim ki anlaşmaya uydum ben ne kazanıcam
-Onu 22 günün sonunda görüceksin.

Paketi Oğuza teslim etti ve hanesine 10 puan ekledi. İnatçı sabırlı ve itaat isteyen biriydi .. Hoş vakit geçiriyorlardı....

Ve o gün ...
Sevinç Oğuz'u çok uyardı ama Oğuz dinlemedi. Kavga gürültü ve seninle artık yürümüyor cümlesi sonunda Sevincin uzun aramaları ve son olarak duyduğu yıkıcı cümle...
Başı ağrıyordu ilaç içecekti... Çekmeceyi açtı ... Her ayrılık bünyesinde acıyı barındırır ; kimi irade sahibi olsa da kiminin dayanmasını zordur bu acıya... Çekmeceden eline geleni aldı. Acı dolu bir gülümsemeyle kırmızı çarpıları olan ve bugünün tarihi yuvarlak içine alınmış olan sigara bırakma takvimiyle göz göze geldi. Bugün anlaşmanın son günüydü....


08 : 00

Acil yine kalabalıktı Oğuz elinde "Mavi" güllerle girdi içeri. Acil artık ona Rossi diyordu. Kenan'la karşılaştı. Sevincin izin aldığını duydu. Telefonuna baktı ve kapalı olduğunu fark etti. Ağır konuşmuştu ve kalbi sıkışıyordu... O anda serviste bir adres duyuldu. Ses titriyordu :
"-Eski Londra asfaltı no : 7 daire 5 " Hemşirelerden biri bayıldı Kenan dona kaldı. Oğuz ise kendine gelemedi bir an acilden Sevinç içeri girdi ama şen şakrak değil sedyede Kenan müdahaleden sonra Oğuz'un yanına geldi :
"- Avucundaki ilaçları yutmuş Epilepsi hastasıydı ve bir avuç ilaç krizle birleşince onun ölmesine yeterince zemin hazırdı...  Güneş Dünyaya doğmuşken o gözlerini kapattı... " dedi.
Oğuz elindeki çiçeklere baktı ve o akşamı düşündü.Mavi Winstonuyla dans eden kızı : "Mavi huydur bende " demişti ...

20 Nisan 2013 Cumartesi

Tesadüf


“Beni böyle iyi tanıyan ikinci kişisin” diye düşündü Belma. Sonra aklına şu satırlar geldi ne diyordu yazar “Her sevginin başlangıcı ve süreci, o sevginin bitişinin getireceği boşluk ve yalnızlık ile dolu. Belirsizlikler arasında belirmeye çalıştığımız yaşam gibi…” İlki hayatımda yok sende olmayacaksın. Bedeli budur beni tanımanın bir süre sonra yorulacak ya da sıkılacaksın, bekleyecek sanacaksın beni ama arkana döndüğüne göremeyeceksin beni ve senden önde yoluma devam ettiğimi görüp sinirleneceksin. Hep böyle olmuştur hayatımda ilk kez iplerimi Deniz’e teslim etmiştim. Lise arkadaşlığı da aşkı da başka olur derler öyleymiş. Bizimkisi hem aşk hem arkadaşlıktı. Tek bakışıyla içimi okurdu. Çapkının tekiydi Deniz. İzmir’den gelmişti. Havasından mıdır suyundan mıdır bilinmez sınıftaki tüm kızların ilgisini çekmişti de. Gidip tek başına sıraya oturmuştu. Sonraki haftalarda da saman altından su yürüten planını ortaya koymuştu. Sırayla çevremdeki kızlarla sarmıştı. İlginçtir nefret ederdim ondan.Lise demek grup çalışması proje demek. Coğrafya dersine meraklıydı Deniz tesadüf –ki bu kelimenin sihrine ikinci kez inanıyorum sende-aynı gruptaydık. Ondan sonra ise hiç bir şey eskisi gibi olmadı. Bu saatten sonra hep beni sinir etmeleri, uğraşmaları, tam çekip gidecekken tutup geri döndürmesiyle hayatımda kaldı. Bu da yetmezmiş gibi üniversitede karşılaşmamız ve mezuniyet gecesi evlenme teklif etmesi de onun dengesizliklerinden sadece birisiydi. Oysa biz üçüncü sınıfta katî suretle konuşmayacağımıza yemin etmiştik. Görmek bile istemiyorduk yüzümüzü. Ama dedim ya tek bakıştan anlardı diye. Sebeb-i hakikati buydu. Çünkü tek bakışta içimi okurdu. Bende onun. O da ben de ne kadar neşeli kahkahalar atsakta nispet edercesine; ortada aşılması zor gururumuz inadımız ve sevgimiz vardı. Sevgi aşktan daha kuvvetlidir. Geçen gün bir kongrede konuşmasını gördüm. Ödülünü 10 yıllık eşi ve kızı Belma’ya ithaf ederken. Bu kadar da bencildi işte. Eski sevgisinin adını kızına verecek kadar bencil ve düşüncesizdi.

Sana gelince Ahmet tesadüf değil de neydi tanışıklığımız. Eminönü’nde bir ilkbahar günüydü. Martılar her zamanki şenlikte baharı kutluyorlardı. Biraz geriden Türk kahvesi kokusu Mısır Çarşısının kokusuna karışıyordu. Eminönü âşıklarının bileceği balık kokusu ve berrak bir deniz eşliğinde kuşlar şarkı söylüyordu. Ağaçlarda bahar çiçekleri açmıştı. Ben bu sarhoşlukla dolaşırken yüzümde bir flaş patlamasıyla irkildim. Bir hışımla sana doğru yöneldiğimde elinde çayın öyle keyifli gülümsüyordun ki kızamadım sana. “Sen ne yaptığını sanıyorsun “ demekle yetindim. E gülerek olunca bir ehemmiyeti kalmıyor. Bana fotoğrafı mail atacağını söyleyip mail adresimi almıştın bile. Sonra da elime bir davetiye sıkıştırıp “Mutlaka orada olmalısın ilgini çekecek bir şeyler olacak orada “ dedin.

Bir hafta sonra…

Elimde içeriğini bilmediğim bir sanat davetiyesiyle yazan adresten içeri girmiştim. Böyle yerlerde görüntü standart olur. Siyah düz bir elbise diz boyundan 3 cm yukarıda siyah topuklu pabuçlar-tabanları kırmızı en sevdiğimdir- atkuyruğu saç hafif makyaj ve hoş bir leylak kokusu. Kendi kendimi yiyordum “ben burada ne yapıyorum” diye. Davetiyeye son bir kez göz attım isim ve içerik yazmadığına yemin edebilirdim. Yine de ucunda seni görmek vardı.

İçeri girdiğimden itibaren büyülenmiştim. Bu bir fotoğraf sergisiydi ve yaşanmışlık kokusuydu ruhumu saran. Çocuklar, kuşlar adeta bayram havası esiyordu. Yine o büyülenmişliğin içindeyken karşıma çıktın muzip gülümsemenle. Yanında tuval tahtasına yerleştirilmiş bir resim vardı. Hayatımın tuvaldeki beyaz çizgiler gibi boş ve anlamasız oluşunu düşündüm ve sesinle kendime geldim. Fotoğraf klasik kırmızı örtüyle örtülmüştü ve şu cümleyi kurdun buz mavisi gözlerini gözlerimden ayırmayarak:

“Ve sergimde rafa koymaya kıyamadığım fotoğraf bu fotoğraf çekilmeden önce İstinye sahilde Babacan balıkçısı vardır.Akif ağabey bir poz vermişti –ki arkanızda duruyor hemen- onu buraya koyacaktım.Ancak yolum tesadüfen Eminönü’ne düşünce bu fotoğraf olmalı dedim” .

Kalbimin acabası beynimin yok artıklarıyla boğuşmaktan ancak sesinin yankısına yetişebiliyordum. Göz hareketlerim yavaşladı perde slow motion şeklinde açıldı ve karşımda bir ayna bana bakıyor oldu. Tüm kafalar bana dönmüşken sen beni sahneye davet ediyordun. Sonrası karanlık …

Uyandığımda yine aynı kahkaha yine aynı şen gülüşün hastanede yankılanıyordu. Serum vardı kolumda hastanede olduğumuzu anlamıştım ama nasılını hatırlamıyordum. Doktor Hikmet : “Korkulacak bir şeyi yok Ahmet sadece tansiyonu düşmüş “ dedi ve gitti. Sen ise bana hınzırca gülerek : “Seni numaracı konuşmamak için numara yaptın değil mi birde sosyologlar konuşkan olur malzemesi halktır derler nerde. Hangi okuldan mezunsun sen söyle de yollamayalım tanıdıkları o okulu “ dedi. Artık hastanede benim kahkahalarım yankılanıyordu. Hastaneden çıktıktan sonra iki- üç günde bir yollarımız kesişir oldu. Ya da tesadüf eseri görüştük bir kitapçıda rafa uzanmaya çalışırken bir müzik dükkânından 45’lik Ajda Pekkan plağı sorarken ya da bir kütüphanede araştırma yaparken... Bu akşam ise her şeyi başladığı yerde oturmuş balık yiyoruz. Ve benden bir karar vermemi bekliyorsun diye dalmıştı.

Gecenin başı …

Ahmet uzunca bir süre Belma’ya baktı. Kumral saçları gecede daha da parlıyordu. Yemyeşil gözleri ve beyaz teni geceye ayrı bir büyü katıyordu sanki. İç çekti Belma 1.85 boyundaydı Ahmet tuhaf bir karşılaşmaları olmasa varlığından haberi olamayacağı biriydi, her kadının peşinden uzunca bir süre koşacağı bir tipti.Buğday sarısı saçları buz mavisi gözleri, bakışları sertti aslında ama çok neşeli ve şen birisiydi.

Ahmet söze girdi : “Belma niye buradayız biliyor musun” dedi. Belma ise şaşkındı: “ Dostoyevski’nin ölüm yılında onu anma ya da dur dur Pablo Picasso’nun doğum günü ?? “  Ahmet : “Hayır” diye cevap verdi ve devam etti “Bugün bizim yıldönümümüz.” Belma ise şaşkındı aralarında hiç böyle sahte para tuzaklarının kutlaması olmamıştı. Zaten tarihlerle arası oldum olası iyi değildi. Hatta kendi doğum gününü bile bankalardan gelen mail mesajlarından hatırladığı olmuştu çoğu kez. Şaşkın ve düşünceli yüz ifadesi Ahmet'in hoşuna gitmişti yine bir kahkaha patlattı. Sonra boğazını temizledi düşünmesi için yeterince fırsat tanımış olduğu Belma’nın yemyeşil gözlerine baktı ve : “ Bugün –ki eğer kabul edersen- bizim evlilik yıldönümümüz.” Belma suratına tokat yemiş gibi oldu. Sadece “nasıl yani” diyebildi. Ahmet : “Şöyle ki bilirsin ben süslü cümleler kuramam o yüzden bodoslama daldım konuya çok uzun zaman olmadı biliyorum. Normal bir tanışmamız da oldu diyemem ama zamanı değerli kılan insanlardır. Akrebin yelkovanı kovalayışı ya da aptal takvim yaprakları değil. Şimdi söyle bakalım önemli günlere ekliyor muyuz bugünü ?”

Belma’nın ise gözleri dalmıştı. Beni bu kadar iyi tanıyan ikinci kişisin Ahmet …

 

19 Nisan 2013 Cuma

Haksızlıklar Silsilesi (Formula 1)

Hiç bir zaman F1 konusunda sözümü esirgemedim ve esirgemem de yapılan haksızlıklar diz boyu DRS ve KERS sistemleri zaten öldürdü bu sporu.Bir de yapılan alçak anlaşmalar var FIA ile "Büyük" (Tırnak içinde büyük aslında küçük) takımlar arasında. Öyle ki artık takımlar kendi içlerinde dahi pilotları ayırıyorlar. Son 2 yıldır Felipe Massa'nın kazasından sonra Kimi Raikkonen'in gidişi ve yerine Fernando Alonso'nun gelişi Ferrari takımının prestijini mi arttırdı yoksa onun iyice itibarını mı düşürdü. Son atreman seaslarını incelediğinizde sıralamalarda Felipe Massa her şekilde üstünken nasıl oluyorsa yarışta ilk 10'a zor atıyor kendini. Birde bir saçmalık çıkarmışlar "Takım emri" diye dillere destan.Büyük CİOlar emir veriyor yarış mühendisleri frene bas diyor. Webber -Vettel mücadelesinde bu olmadı mı ? Çok isterdim ki Webber kırsaydı direksiyonu üstüne yapıştırsaydı duvara vetteli o zaman görseydi. Oysa ki çaylak pilot nasıl da gönlümüzü kazanmıştı.
Torro-Rossa yıllarında Monza'da yarışı domine ederek "rain man" ünvanını almıştı. Spa 'da kaza yapınca pist görevlilerine yardım etmişti aracını kenara taşırken.Monza Ferrarinin evi o zamanlar Torro-Rossa'dan parlak bir pilot her takımın ilgisini çeker e Alman'da bu çocuk Zaten medya meraklıdır böyle şeylere geleceğin Schumaer'i mi diye yazıp çizmeye başladılar.Sonra bir transfer Reddbulla anlaşma sonra yıldızlar havada. Bu arada bir yandan Ross Brawn rüzgarı esiyor Brawn gp takımı -Ferrari kıymetini bilememiş- Sonraki sezonlarda medya bilinç altına işlemiş olacak ki Sebastian Vettel 3 ard arda Dünya Şampiyonluğunu göhüsledi. Şimdilerde Torra-Rossadaki genç yok.Belki de budur olması gereken duyduğum kadarıyla önceden Schumaer ve Hakkinenle Röpörtaj ne mümkünmüş. İyi de bu çaylak bize baştan böyle davranmadı ki. Bakın Kimi Raikkonen'e gazeteci demek ölüm demek hep nefret etmiştir ve hiç yaklaşmaz.Onlardan kaçarken çocuğu düşürmüşlüğü var. Arada magnum-kola ısmarlayarak sadece gereksiz ve boş sorularından dolayı onları sevmediğini belirtiyor.Gelgelelim asıl konu olan "haksızlıklar silsilesi"ne Ferrari demiştik sorumlu kim Barichelloyu mu tutup sorsak hesabını ferrari adına 2009 yılında ön süspansiyonundan kopan parça Felipeyi neredeyse öldrüyordu. Kafasında 2 cmlik platinle 5 G gücüne dayanmaya çalışıyor.Ve hâla iyi bir performans çıkartıyorken bir transfer ki bunun arkasında Santarder'in bir İspanyol şirketi olması ve Fernandoyu desteklemesi Kiminin 1 yılı varken anlaşmanın fesh edilmesi hepsi birer tesadüf sanırım. Aynı şekilde Vettelin Reddbulla gelmesi Torra-Rossa'nın Redbullun bir alt kuruluşu olmasıyla yakından ilişkili. Şu sıralar Pirellinin Lotus ve Ferrari takımlarına torpil geçtiği iddiaları var. Doğrudur efendim neler gördük geçirdik bu da doğrudur. Son yarışta Fernando Alonso nasıl birinci oldu. Kimi tur başına neden 0.25 sn kaybetti.Lastikler F1 teknolojisinde herşeydir. Ve takipçiler bilir 0.1 sn bile bu sporda hayatidir.

17 Nisan 2013 Çarşamba

Ben Böyleyim

Hayatın ayrıntılarına takılan biriyim ben
İnsanların fikirlerine değer veren biriyim
Birisi beni sevmediğinde üzülen biriyim
Değerimi kaybettiğimi anlayan biriyim
Her zaman ilgi isteyen
Ama
Bir süre sonra ilgiden sıkalan biriyim
Yani zor biriyim ben
Ne yapayım ben böyleyim

    16 Nisan 2013 Salı

    Belirsizlikler Alemine Hoşgeldiniz

    Belirsizlikler Alemine Hoşgeldiniz
    Burası her yere benzemez,
    Türk filmleri lokantası tadındadır.
    Sakisi babacan,
    Çayı taze,
    Arnavut kaldırımları içtendir.
    Hayatın telaşını aşanlar
    Bir şeylerden kaçanlar uğrar buraya
    Yıkık-dökük harabedir bazen
    Bazen "bin ateş pahası" eder
    Kimi yorgun,kimi olgun
    Hayattan ağzı yananlar uğrar buraya.
    Eğer sizde uğradıysanız,
    Rahatınıza bakın
    Uzun süre misafirimsiniz çünkü;
    Anılar alışkanlığın bağımlılığına dönüşmüstür bu alemde.
    Buradakiler "son kullanma tarihine" inanmazlar
    Çünkü hayatı tüketmeden uğramazlar.
    Şayet gitmek isterseniz
    Lütfen sessizce gidiniz
    Zira sizi kıskanırlar
    Belki umutlarınızdan,belki hayallerinizden ayırırlar
    Bu alemden çok kurtulan olmuştur.
    Çok kaçıp giden
    Ama olur da yine dara düşerseniz
    Yine bekleriz 7/24 açıktır
    Sakisi her zaman babacan
    Çayı her zaman demli ve sıcaktır
    Belirsizlik alemine yine bekleriz efendim,
    Hiç uğramamanız dileğiyle.

    17 Mart 2013 Pazar

    Görünmez adam

    Bakışların içime işliyordu uzun gamsız
    Küstah bakışlarının altında kendimi anlatmaya çalışıyordum
    Hoşuna gidiyordu bu halim
    Çırpınışım çabalayaşım
    Egon buz dağına çarpmadan hemen önceydi bu durum
    Sonra birden sırada oldu herşey
    Bakışlarının sisi gün ışığıyla dağıldı
    Alacakaranlık kalktı ortadan
    Netleşti herşey
    Gece ; kararsızlık mevsimiymiş
    Ve annemin öğrettiği söz gerçekmiş
    Söz de değil hayatın ta kendisiymiş
    Gördüm,hissettim,öğrendim
    Ve bildim
    Seni görünür kılan benmişim
    Kendimi dipsiz kuyulara atan yine ben
    Birşeyden kurtulmak için iyice dibe çakılmak gerekiyormuş
    Ki çakıldım
    Dibi görmeden zirveyi zorlayamazmışsın
    Dibi gördüm
    Şimdi 32 kısım han birden gelse de umrumda değil
    Kararsızlık diye birşey bilmiyorum ben
    Çünkü öğrendi ki en beter karar bile kararsızlıktan yeğ hayatta
    Daha güçlüyüm artık
    Görünmez adamsın artık
    Hissediyorum biliyorum ama
    Görmüyorum
    Tuhaf...

    20 Şubat 2013 Çarşamba

    Zehir


    Öyle yalnızım ki

    İçime öyle nehirler akıyor ki

    Dışarıdaki sesler o kadar sahte ki

    Fırtınalı denizden sonra huzurlu bir limandayım

    Kim bilirdi böyle birden aniden

    Sakin bir limana sığınacağımı

    Kim derdi sessiz bir biçimde huzuru bulacağımı

    Kimse bilemezdi kimse göremezdi

    Çünkü dertler her daim benim içimdeydi

    Hep insanlar zehrini bana akıttı

    Buradayım

    Fırtınalı denizin ardındaki sessiz limandayım

    Şimdi rahat edin !

    Bu küçük yürek öğrendi zehriyle yaşamayı

    Artık içi yanmayacak aynı zehirden

    Koruyacak kendini içine akmayacak nehirler

    Kulaklarını tıkayacak dış dünyaya,yalan dünyaya

    Çünkü bu yürek yoruldu içine atmaktan

    Yoruldu artık taşıyamaz oldu bu zehri

    Fırtınalarda kayboldu

    Sonunda buldu aslında hep baktığı

    Ama bir türlü göremediği yerdeymiş

    Baş ucunda :

    Dipsiz kuyularda çırpınmaya fırtınalı denizlerle boğuşmaya değmeyecek kadar yakın bir yerindeymiş

    Kalbinde

    Artık bu yürek korkmuyor insanlardan

    Korkmuyor Fırtınalardan,dipsiz kuyulardan

    Yalan seslerden sahte dünyadan

    Çünkü öğrendi artık bu küçük yürek

    Hayatla birlikte kavruldu ve büyüdü

    Bu küçük yürek korkmuyor artık insanlardan

    Öğrendi ki içine attıkça daha da büyüyor

    Dertler kederler

    Artık siz arayın insanlar zehir limanlarınızı

    Kocaman olmuş çocuk yürek artık korkmuyor sizden

    Yalan dünyadan

    Çünkü öğrendi bu zehirle yaşamayı

    Burada fırtınalı denizin ardındaki sessiz limandayım.

    15 Şubat 2013 Cuma

    Ben hâlâ ben değilim


    Günlerden cumaydı. Geceden içimde bir şey olamadan yatmıştım. Sabah kalktığımda bir tekâmül vardı içimde bir sıkıntı bir bunaltı normal değildi bu. Neşeli ben yoktu. Sabahın erken olmasına bağladım sonra zorla sıcak yatağımı terk ettim. Okula attım kendimi hem de yürümeden –Ki bu da normal bir şey değil- bindim arabaya geldim okula. Ersin ağabey vardı yine oturduk konuştuk. Birkaç asistanla selamlaştık biliyorum deli olduğumu düşünüyorlardı. Sabahın o saatinde onlar işe gelmeye zorlanırken ben gelmiş birde keyifli keyifli sohbet ediyordum onlarca. Ersin ağabey gitti Abdullah ağabey geldi o çok konuşmuyor, çiçekleri suluyordu. Ben hâlâ ben değildim. Mustafa ağabeyle karşılaştım bir ara selam verdim ona da fakülte bomboş in cin çift kale maçta. Sonra o gitti ve bir bardak çayla geldi. Hastanın ayağına gelen doktor misali. Sigara olacaktı şimdi diye geçirdim içimden sonra lanet bir illet olduğu geldi aklıma vazgeçtim. Çayı şekerli içtim hem de iki şekerli. Anlamıştım bugün ben bende değildim. Sonra bekledim,  bekledim ve yine bekledim. Sonunda hoca gözüktü. Önce bekledim usulca gülümseyerek selam verdim sonra biraz müsaade ettim ve gittim odasına biraz gülümseme saygıda kusur etmeme derken okuldan çıktım. Dersim yoktu boş gezenin boş kalfası normalde olsa fazla derse şikâyet ederdim. Çalışkan gözüken tembellerdenim hem de en profesyonelinden. Bana araştırma yapmak daha eğlenceli. Koşuşturmaca da bir numarayım bile diyebilir. Buna rağmen polislikten istifa etmemde ironik. Bu arada ben hâlâ ben değilim. Yürüdüm… Bu sefer kafamda çay içme fikriyle. Yurda geldim. Geçti gitti zaman. Ama sabah ki uykusuzluğum olmamasına rağmen neşem yoktu. Gülüşlerim sahteydi yapmacık nefret ederdim. Uzak kalamasam da aceleci tavırlarla kendime mükemmel bir maske yaptım makyajdan süslü bir barbie dışı şıkır şıkır, içi gayya kuyusu. Neyim vardı bulamıyor hatırlayamıyordum bir türlü. Candan dinledim yürüdüm mü hatırlamıyorum. Belki de yine arabaya bindim. Soğuğu hissetmeden. Kolaydı bu sefer beklemeden derse girdik. Girmeden asistandan kâğıt istedim yoklama için lazım olacaktı. Başka bir hocanın dersine girmek için izin istedim olmadı. Derse gittik. 1.çokluk şahıs kullanmam tek benim olmamamdan ötürü neyse o önemli değildi. Artık ne önemli ne önemsiz o bile anlamsız. Hiçbir arkadaşımı görmek istemiyorum. Hiç sohbet etmeden sadece müzik dinlemek istiyordum.20 dakikalık konuşma Sos.Bil.Araş.Yön. bitmedi yelkovan akrebe canın cehenneme gelmiyorum kovalamıyorum seni dedi. Ben koştukça sen kaçıyorsun naraları attı. Hava soğuktu ayazdı hatta yağmur yağdı yağacak gri bir Edirne havası işte standart. Alışılmış, sıradan yapacak bir şey kalmamış kendimi yangın merdiveninden dışarı atmıştım. Neden öğrenci olduğumu hatırlatmak için kendime öğrenci belgesi yazmıştım. Fizik bölümünün önündeki banka atmıştım kendimi.Farkında bile değildim neden oraya geldiğimi kaç dakika kaldım orada bilmiyorum.Yerde izmaritler vardı bir sürü dertle söndürülmüş.Keyif kahkahaları duydum izmaritlerden,küfürler duydum hayata sövülen gören deli diye bakıyordu. Kafamı kaldırdığımda hocalarımın pencerelerinin bana baktığını gördüm.Ben kalabalıklar içinde yalnızlık istiyordum. Kimse görüp bakmamalı ne yapıyorsun dememeliydi.Elimdeki kuru yaprak parçalarını havaya fırlattım bir hışım gidiyordum bir uçuruma –Mübağala ediyorum Edirne de en uçsuz uçurum bile bir bacak boyu- gittim oturdum bir taşa karşımda bir göl yine de görebiliyorum hocalarımın penceresini ama onlar beni camdan sarkmadan göremiyor gizli yerim yapmaya karar verdim orayı. Kalabalıkta yalnız kalmak isteyince gideceğim oraya. Ben hâlâ eski ben değilim. Karşımda okyanus varmışçasına taşladım araziyi göle bakarak. Belki gölde yoktu ben öyle gördüm. Düşündüm sonra kulağımda müzik düşündüm mü onu da bilmiyorum. Ama sonuna doğru sıyırıp kendimi düşündüm. Ne yapıyorsun sen ?  Karga ötüyor diye bülbül ötmekten vazgeçer mi ? sözünü çıkar aklından bülbülün çektiği dili belası sözünü ekle bülbülü çok seviyorsan.Klavuzu karga olanın de kargayı da kullanacaksan cümlede. Dostlarını iyi seç senin dostun yok yüzüne gülen arkandan atanlar var. Seni basamak olarak görüp yükselmek isteyen asalaklarla dolu etrafında dedim. Evet bunları bir kabul ettim. Sonra elim kesilir gibi oldu. Bir sıcaklık hissettim. Taşta kanı görünce aklım başıma geldi elimi kestiği taşın.Ben hâlâ ben değildim. Artık başka biriydim.Bir yol vardı önümde uygulamanın zor olacağını bildiğim ama bu inatla direneceğim.Elimi sarıp cafe campüse gittim.Abla bak dışarısı ne kadar soğuk deyip elini tuttum. Acımı paylaşmak için, o ise elimi görüp elime kolonya döktü. Acıyı iliklerime kadar hissettim. Daha da güçlü kıldı bu beni. Bir fincan çay istedim verdi. İçince kendime geldim. Isınınca burnum akmaya başladı sanırım hasta olmaya daha fazla direnemeyip bir faranjit atlatacağım. Ama gözlerimi açtı bu soğuk Edirne ve bu Cuma günü. Ben çabuk unutur eskiye dönerim diye geldim yurda son ses Haluk Levent eşliğinde bunları yazdım. Asla eskisi gibi olamaması için. Denemek için yemin ediyorum. Konuşmamaya ,az insana , aşk aslaya , gereksizlikleri yapmamaya kadeh kaldırıyorum. Eski benin cenazesi var bugün gözyaşlarınız serbest ben bile ağlıyorum. Bir daha asla o çocuk olmayacak diye evlat acısını yaşarken çekiyorum.Kendi büyüttüğüm kızı gömüyorum bugün. O ki sekiz yaşında koca bir cesaret örneği olarak evde yalnız başına kaldı tüm hayatında yalnızlık isteyişi bundandı anlamadınız. On üç yaşında küçük anne oldu kardeşine çocuk gibi davranması bu yüzdendi ilgi çekmek değildi niyeti çabuk büyümeye zorlanıp tadını alamadı o yaşın ve sonrasının anlayamadınız. Yirmi bir yaşında ise ölü. Küllerimden doğacaktır anka kuşu misali kaç yüzyıl sürer masal yılıyla bilmiyorum.Ama Bahar tazelenmedir zaten mart da az kaldı…

    14 Şubat 2013 Perşembe

    Ben büyümek istememiştim

    Ben büyümek istememiştim
    Belki giymiştim topuklu ayakkabıları
    Yürümüştüm kitap başımda
    Türkan Şoray havasında
    Ama hiç bir zaman büyümek istememiştim
    O gözlerimi kocaman kocaman açıp isteklerimin olmasını istediğim gibi
    O zavallı çiçekli turuncu elbisemin benden çektiği yıllarda bile
    O miniminnak ellerimle ben büyünce diye gökleri gösterirken
    Ve ben büyünce astronot olucamdaki hayaller gibi
    Ben hiç zaman büyümek istememiştim.

     En fazla büyümüş gibi yapmaktan sıkılmışımdır
    Saçma sapan bir gecede
    Saat vururken yakamozun dibine
    Ve gökte hilal asaletini gösterirken gecede
    Umut ışıkları sarmışken dört yanımı

    Küçükken inandığım uyku perisi fılsıdarken kulağıma
    "uyu güzel" lafını
    Ben hiç bir zaman büyümek istememiştim.

    Gökteki yıldızlar secde ederken rabbine
    Çay demini verirken geceye
    Vuslat vururken duyulmayan kıyılara
    Ben denizi olmayan bir yerde yosun kokusu duyumsuyorum
    Saçma gelse de demir tadı var ağzımda

    Vururken puslu gökyüzüne
    Aksiyle dalgalanıyor
    ve gözleri geliyor aklıma
    Gece gibi puslu ayın aydınlatmayı beklediği
    kaçamak gözleri...