20 Şubat 2013 Çarşamba

Zehir


Öyle yalnızım ki

İçime öyle nehirler akıyor ki

Dışarıdaki sesler o kadar sahte ki

Fırtınalı denizden sonra huzurlu bir limandayım

Kim bilirdi böyle birden aniden

Sakin bir limana sığınacağımı

Kim derdi sessiz bir biçimde huzuru bulacağımı

Kimse bilemezdi kimse göremezdi

Çünkü dertler her daim benim içimdeydi

Hep insanlar zehrini bana akıttı

Buradayım

Fırtınalı denizin ardındaki sessiz limandayım

Şimdi rahat edin !

Bu küçük yürek öğrendi zehriyle yaşamayı

Artık içi yanmayacak aynı zehirden

Koruyacak kendini içine akmayacak nehirler

Kulaklarını tıkayacak dış dünyaya,yalan dünyaya

Çünkü bu yürek yoruldu içine atmaktan

Yoruldu artık taşıyamaz oldu bu zehri

Fırtınalarda kayboldu

Sonunda buldu aslında hep baktığı

Ama bir türlü göremediği yerdeymiş

Baş ucunda :

Dipsiz kuyularda çırpınmaya fırtınalı denizlerle boğuşmaya değmeyecek kadar yakın bir yerindeymiş

Kalbinde

Artık bu yürek korkmuyor insanlardan

Korkmuyor Fırtınalardan,dipsiz kuyulardan

Yalan seslerden sahte dünyadan

Çünkü öğrendi artık bu küçük yürek

Hayatla birlikte kavruldu ve büyüdü

Bu küçük yürek korkmuyor artık insanlardan

Öğrendi ki içine attıkça daha da büyüyor

Dertler kederler

Artık siz arayın insanlar zehir limanlarınızı

Kocaman olmuş çocuk yürek artık korkmuyor sizden

Yalan dünyadan

Çünkü öğrendi bu zehirle yaşamayı

Burada fırtınalı denizin ardındaki sessiz limandayım.

15 Şubat 2013 Cuma

Ben hâlâ ben değilim


Günlerden cumaydı. Geceden içimde bir şey olamadan yatmıştım. Sabah kalktığımda bir tekâmül vardı içimde bir sıkıntı bir bunaltı normal değildi bu. Neşeli ben yoktu. Sabahın erken olmasına bağladım sonra zorla sıcak yatağımı terk ettim. Okula attım kendimi hem de yürümeden –Ki bu da normal bir şey değil- bindim arabaya geldim okula. Ersin ağabey vardı yine oturduk konuştuk. Birkaç asistanla selamlaştık biliyorum deli olduğumu düşünüyorlardı. Sabahın o saatinde onlar işe gelmeye zorlanırken ben gelmiş birde keyifli keyifli sohbet ediyordum onlarca. Ersin ağabey gitti Abdullah ağabey geldi o çok konuşmuyor, çiçekleri suluyordu. Ben hâlâ ben değildim. Mustafa ağabeyle karşılaştım bir ara selam verdim ona da fakülte bomboş in cin çift kale maçta. Sonra o gitti ve bir bardak çayla geldi. Hastanın ayağına gelen doktor misali. Sigara olacaktı şimdi diye geçirdim içimden sonra lanet bir illet olduğu geldi aklıma vazgeçtim. Çayı şekerli içtim hem de iki şekerli. Anlamıştım bugün ben bende değildim. Sonra bekledim,  bekledim ve yine bekledim. Sonunda hoca gözüktü. Önce bekledim usulca gülümseyerek selam verdim sonra biraz müsaade ettim ve gittim odasına biraz gülümseme saygıda kusur etmeme derken okuldan çıktım. Dersim yoktu boş gezenin boş kalfası normalde olsa fazla derse şikâyet ederdim. Çalışkan gözüken tembellerdenim hem de en profesyonelinden. Bana araştırma yapmak daha eğlenceli. Koşuşturmaca da bir numarayım bile diyebilir. Buna rağmen polislikten istifa etmemde ironik. Bu arada ben hâlâ ben değilim. Yürüdüm… Bu sefer kafamda çay içme fikriyle. Yurda geldim. Geçti gitti zaman. Ama sabah ki uykusuzluğum olmamasına rağmen neşem yoktu. Gülüşlerim sahteydi yapmacık nefret ederdim. Uzak kalamasam da aceleci tavırlarla kendime mükemmel bir maske yaptım makyajdan süslü bir barbie dışı şıkır şıkır, içi gayya kuyusu. Neyim vardı bulamıyor hatırlayamıyordum bir türlü. Candan dinledim yürüdüm mü hatırlamıyorum. Belki de yine arabaya bindim. Soğuğu hissetmeden. Kolaydı bu sefer beklemeden derse girdik. Girmeden asistandan kâğıt istedim yoklama için lazım olacaktı. Başka bir hocanın dersine girmek için izin istedim olmadı. Derse gittik. 1.çokluk şahıs kullanmam tek benim olmamamdan ötürü neyse o önemli değildi. Artık ne önemli ne önemsiz o bile anlamsız. Hiçbir arkadaşımı görmek istemiyorum. Hiç sohbet etmeden sadece müzik dinlemek istiyordum.20 dakikalık konuşma Sos.Bil.Araş.Yön. bitmedi yelkovan akrebe canın cehenneme gelmiyorum kovalamıyorum seni dedi. Ben koştukça sen kaçıyorsun naraları attı. Hava soğuktu ayazdı hatta yağmur yağdı yağacak gri bir Edirne havası işte standart. Alışılmış, sıradan yapacak bir şey kalmamış kendimi yangın merdiveninden dışarı atmıştım. Neden öğrenci olduğumu hatırlatmak için kendime öğrenci belgesi yazmıştım. Fizik bölümünün önündeki banka atmıştım kendimi.Farkında bile değildim neden oraya geldiğimi kaç dakika kaldım orada bilmiyorum.Yerde izmaritler vardı bir sürü dertle söndürülmüş.Keyif kahkahaları duydum izmaritlerden,küfürler duydum hayata sövülen gören deli diye bakıyordu. Kafamı kaldırdığımda hocalarımın pencerelerinin bana baktığını gördüm.Ben kalabalıklar içinde yalnızlık istiyordum. Kimse görüp bakmamalı ne yapıyorsun dememeliydi.Elimdeki kuru yaprak parçalarını havaya fırlattım bir hışım gidiyordum bir uçuruma –Mübağala ediyorum Edirne de en uçsuz uçurum bile bir bacak boyu- gittim oturdum bir taşa karşımda bir göl yine de görebiliyorum hocalarımın penceresini ama onlar beni camdan sarkmadan göremiyor gizli yerim yapmaya karar verdim orayı. Kalabalıkta yalnız kalmak isteyince gideceğim oraya. Ben hâlâ eski ben değilim. Karşımda okyanus varmışçasına taşladım araziyi göle bakarak. Belki gölde yoktu ben öyle gördüm. Düşündüm sonra kulağımda müzik düşündüm mü onu da bilmiyorum. Ama sonuna doğru sıyırıp kendimi düşündüm. Ne yapıyorsun sen ?  Karga ötüyor diye bülbül ötmekten vazgeçer mi ? sözünü çıkar aklından bülbülün çektiği dili belası sözünü ekle bülbülü çok seviyorsan.Klavuzu karga olanın de kargayı da kullanacaksan cümlede. Dostlarını iyi seç senin dostun yok yüzüne gülen arkandan atanlar var. Seni basamak olarak görüp yükselmek isteyen asalaklarla dolu etrafında dedim. Evet bunları bir kabul ettim. Sonra elim kesilir gibi oldu. Bir sıcaklık hissettim. Taşta kanı görünce aklım başıma geldi elimi kestiği taşın.Ben hâlâ ben değildim. Artık başka biriydim.Bir yol vardı önümde uygulamanın zor olacağını bildiğim ama bu inatla direneceğim.Elimi sarıp cafe campüse gittim.Abla bak dışarısı ne kadar soğuk deyip elini tuttum. Acımı paylaşmak için, o ise elimi görüp elime kolonya döktü. Acıyı iliklerime kadar hissettim. Daha da güçlü kıldı bu beni. Bir fincan çay istedim verdi. İçince kendime geldim. Isınınca burnum akmaya başladı sanırım hasta olmaya daha fazla direnemeyip bir faranjit atlatacağım. Ama gözlerimi açtı bu soğuk Edirne ve bu Cuma günü. Ben çabuk unutur eskiye dönerim diye geldim yurda son ses Haluk Levent eşliğinde bunları yazdım. Asla eskisi gibi olamaması için. Denemek için yemin ediyorum. Konuşmamaya ,az insana , aşk aslaya , gereksizlikleri yapmamaya kadeh kaldırıyorum. Eski benin cenazesi var bugün gözyaşlarınız serbest ben bile ağlıyorum. Bir daha asla o çocuk olmayacak diye evlat acısını yaşarken çekiyorum.Kendi büyüttüğüm kızı gömüyorum bugün. O ki sekiz yaşında koca bir cesaret örneği olarak evde yalnız başına kaldı tüm hayatında yalnızlık isteyişi bundandı anlamadınız. On üç yaşında küçük anne oldu kardeşine çocuk gibi davranması bu yüzdendi ilgi çekmek değildi niyeti çabuk büyümeye zorlanıp tadını alamadı o yaşın ve sonrasının anlayamadınız. Yirmi bir yaşında ise ölü. Küllerimden doğacaktır anka kuşu misali kaç yüzyıl sürer masal yılıyla bilmiyorum.Ama Bahar tazelenmedir zaten mart da az kaldı…

14 Şubat 2013 Perşembe

Ben büyümek istememiştim

Ben büyümek istememiştim
Belki giymiştim topuklu ayakkabıları
Yürümüştüm kitap başımda
Türkan Şoray havasında
Ama hiç bir zaman büyümek istememiştim
O gözlerimi kocaman kocaman açıp isteklerimin olmasını istediğim gibi
O zavallı çiçekli turuncu elbisemin benden çektiği yıllarda bile
O miniminnak ellerimle ben büyünce diye gökleri gösterirken
Ve ben büyünce astronot olucamdaki hayaller gibi
Ben hiç zaman büyümek istememiştim.

 En fazla büyümüş gibi yapmaktan sıkılmışımdır
Saçma sapan bir gecede
Saat vururken yakamozun dibine
Ve gökte hilal asaletini gösterirken gecede
Umut ışıkları sarmışken dört yanımı

Küçükken inandığım uyku perisi fılsıdarken kulağıma
"uyu güzel" lafını
Ben hiç bir zaman büyümek istememiştim.

Gökteki yıldızlar secde ederken rabbine
Çay demini verirken geceye
Vuslat vururken duyulmayan kıyılara
Ben denizi olmayan bir yerde yosun kokusu duyumsuyorum
Saçma gelse de demir tadı var ağzımda

Vururken puslu gökyüzüne
Aksiyle dalgalanıyor
ve gözleri geliyor aklıma
Gece gibi puslu ayın aydınlatmayı beklediği
kaçamak gözleri...

8 Şubat 2013 Cuma

Yalnızca Sitem


Dilimin ucunda kelimeler

Anlatmaya ne derman ne zaman yeter

Ah bilsen

Ki anlayabilsen

Tek anlamayanın ben olmadığını

Ey Sürrealist masalımın prensi

Ey sevgili

Aslında suya yansıyan aksindir tüm hakikatin

Bilirim

Bilmezlikten gelişimin sebeb-i hakikati ise

Basit

Kabullenişim

Gölge canavarlarıyla dolu bir tüneldir

Ucunda ışık olsa da

Bilirim tren gelecek

Ve sonra

Bumm

Sonra bulutlar

Çello çalan huriler

Yalancı cennetler

Bu dünyanı cehenneme çevirirler

Saat üçe beş kala kadar net

Ayın o günü kadar ortada

Aralık kadar kararsız

Bir o kadar sabırsız

Ama her şeyin farkında

Bu yüzden sorma bana

Neden niçin

Kabul edemeyecek kadar kararsız

Mücadele edemeyecek kadar yorgunum

Yani ortadayım

Bir fırtına ile devrilmeyecek kadar sağlam

Bir rüzgar ile ölecek kadar güçsüz

İdamı bekleyen bir ölünün celladına bakışı kadar ümitsiz

Masum bir bebeğin gülümseyişi kadar huzur dolu

Artık

Nice İyilik-kötülük alakadar etmiyor beni

Nefes alışlarım yarım ve şükürsüz

Tat vermiyor bu şehir bana

Her yerde o şarkı kulaklarımda çınlıyor

Cümlelerim eksik kalıyor

Adı yok bunun

Koymaya da çalışmadım zaten

Ama sen üstüne alınma bu durumu

Alakası yok çünkü senle

Benim hesaplaşmam

Tamamen kendimle