Şlop şlop şlop…
Bu da nesi..Tek gözünü
zar zor yarılayarak açtı İlkay 7:15 yazıyordu hemen başucundaki saatte,saatin
gerisinde tezgahın üzerinde bulaşıklar, kenarında dün sürdüğü hadsizce ima
veren kırmızı rujunu taşıyan kadehi,aşık olduğu colesium ve Roma sokaklarının
motifini taşıyan küllüğü,yanında gazı bitmiş çakmağı,Malbora
sigarası,Galata-Karaköy arası -şimdi gitse bulamayacağı- bir yerden aldığı
radyosu ve ketılı duruyordu. “Bu da saçma rüyalarımdan biri” dedi kendi
kendine,kapattı gözünü tekrar…
Şlop şlop şlop…
Saat 7:20 gösteriyordu…
Yatağından çıktı
istemsizce şlop sesinin çatıdan
geldiğini keşf etti; “ahh mükemmel bir gün” diye söylendi.Cama yaklaştı;
evi caddeyi gören bir stüdyo daireydi.Çatı katında oturduğu bu yer ucundan Sülemaniye’yi
görüyordu, bu katı bazen atölye bazen sıcak bir yuva yapıyordu. Yağmuru dinledi
ne kadar alkış sesine benziyor diye düşündü.
“Amann!” diyerek kızdı
kendine.
“Alkışları bırak,yağmur
yağıyor şehrin öbür ucuna gideceksin,Bu yağmur da İstanbul trafiği.”
Ah bir turist gibi
sevebilseydim bu şehri… Bir turist gibi … Her gün onlarca kafileyi gezdiren
rehber gibi sevebilseydi bu şehri… Ketılın düğmesine bastı. Radyonun düğmesini
büktü.. Cızırtılar arasında ruh haline uygun bir şarkı bulmaya çalışıyordu.Trt
4 radyosunda Zeki Müren’in şarkısını duydu..Cızır cızır.. Güneş yağmurlu bir
güne doğdu hepinize ….Cızır cızır “offf” tezgaha ellerini vurmaya ayağını
sallamaya başladı.. Saat 7:30 haberiyle birlikteyiz… Cızır cızır … Doymadım doyamadım sevmelere seni ben…Eli
tam gidiyordu ki radyonun koluna durdu.Derin bir nefes aldı gözleri daldı…
“Ah bu Sezen ne
yaptıysa bu kadın yaptı bize,acılı aşk şarkıları ve büyülü sesi” dedi bakışları
uzaklarda uçan bir martıya takılarak..
Zırrrrrrrrrrrrrrrr …
Kapıya yöneli İlkay ..
“Günaydın abla nasılsın
“
“Süleyman ver şu
ekmeği”
“keyfin yok galiba
abla”
Çat …
“Abla kapıyı burnuma
çarpmasana ! “diye homurdandı.İlkay gözlerini devirdi.Sıcacık ekmeğin burnundan
bir parça kopardı.
Ketildakı su
fokurdamaya başladı.Radyodan canlı bir ses :
“Bugün Sezen Aksunun
doğum günü o yüzden saat 10:00 kadar onun şarkılarını çalacağız keyifli
dinlemeler..”
Ritim tutmaya
başlamıştı İlkay hayat zorlaşınca diye mırıldanmaya başladı tam da Sezenin
söylediği gibi şarkı söylemek lazım diyordu.Bardağına kahvesini attı buram
buram kahve koktu odası yatağını topladı bulaşıkları makinaya dizdi.Radyoya
biraz ses verdi,dolabının karşısına geçti, kot eteğini beyaz kazağını gri
çizmelerini seçti saçının alalade toplarladı ,aynaya geçti,makyajıyla kusursuz
bir maske çizdi kendine kokusunu süründü evine baktı.Sigarasını ve gazı bitmiş
çakmağını aldı frekansı eline not etti.Arabanın anahtarlarını aldı ve çıktı.
Neşeli Apartman İlkayın
kokusuyla vu’ku buldu.Gri Opel’ine atladı.Yine radyoyu cızırdattı ve frekansı
buldu.Çevirdi kontağı bastı gaza gösterge panelindeki saat ona saatin 08:08
olduğunu gösteriyordu.Silecekleri gıcırtıyla çalışıyordu.İstanbulun rimelleri
akıyordu.Gri opeli grilikte kayboluyordu. Yağmur yer yer sağanak yağışa dönüyor
yer yer güneş umut ışığı gibi beliriyordu..Yollar kapalıydı..İçi daraldı yine
ofladı,direksiyona parmaklarıyla vurarak ritim tutmaya başladı. “Se se se Sezen
Aksu” dedi radyosu trafik ilerledi,durdu silecekleri gıcırdadı ve İlkay
trafikte tutuklu kaldı..
İş yerine vardığında
saar 09:15 i gösteriyordu.Kapıda yalaka Memduh vardı.Sarı dişleri ve sigara
içmekten sararış beyaz bıyıklarıyla gülümsedi :
“Günaydın İlkay hanım
bu ne şıklık” diyerek yaranmaya çalıştı.Yanından geçip gitti İlkay…Asansörün
düğmesine bastı.Dilinde Sezen’in şarkısı elinde çantası asansöre bir kitle ile
birlikte bindi 19.katın düğmesine bastı.Asansör İlkayı katta bıraktı.İlkay
çantasında kartını aradı ve kendini damgalanmış gibi hissettiren “İlkay Güneş basın kaynakları sorumlusu “ yazısını
astı.Kata göz gezdirdi.Sevim yine dün uyumamıştı.Cem yine askerlikten bir
şeyler anlatıyordu.Gizem gazeteleri toplarmış elinde kahveyle onları
okuyordu.Miray bir eli telefonda bir eli önündeki bilançoda, uğraşıyordu.Aylin
ise İlkayı bekliyordu.Gazeteleri ona verdi.Çantasından gözlüğünü aldı
İlkay.Hışır hışır gazete kağıtlarını karıştırdı.İktidar muhalefet
savaşları,cemiyet toplantıları,cinayet haberleri,ekonmi dengesizlikleri,iç
haberler spor sayfası ve dış haberler servisi..
“Önemli bir şey var mı
programda” dedi. Gazeteyi kenara fırlatırken.Gözlüğünü burnunun ucuna
getirerek.
Aylin şaşkınlık içinde:
“Efendim okumadınız
bile”
“Gerek var mı Aylin
burada birbirlerine laf atanlar yan yana sırlarda oturuyorlar.Çözüm odaklılık
eskidendi.Önemli bir şey var mı dedim sana”
“A. Victoria Sandré bugün
11:30 da Atatürk Havalimanına geliyor ve gazetemiz organizatörlüğünde
gerçekleşicek olan “Bakış Açısı Kainat
Penceresidir” adlı panelde gözlemci olacak.Kadir bey bizim departmanımıza
verdi.”
Şakaklarına bastırdı
İlkay,ovuştururken :
“Kaç yaşında bu kadın
ve gönderin Ali’yi alsın” dedi bıkkın bir ses tonuyla
“87 efendim “ dedi
Aylin.
“Hıh mükemmel” dedi tiz
bir gülmeyle ve devam etti “Bir nineyle iki İstanbul günü Allah bilir en son
Abdülhamit döneminde gördü İstanbulu,yapılar diyecek,sokaklar diyecek,trafik
diyecek,Pera palas vardı diyecek” Bu sabah düşündüğü şey geçti aklından bir
turist gibi sevebilseydi keşke bu şehri.Bu bir fırsat mı acaba.Saçmala İlkay
diye silkelendi.Memlekette yağmur yağsa bana çamurlu su düşer.Yine bir ton
evrak işi,pasaport vize işlemleri,resepsiyon işleriyle uğraşacak sahte sahte
gülücükler dağıtıcak birkaç adamın ona asılmasına izin verecekti.
Aylin dışarı çıktı.Masada
İzmirden aldığı saatine baktı 09:45 gösteriyordu saati. Biraz evrak işleriyle
oyalandı.İnternet haberlerini okudu.Son dakika haberlerine baktı.Sayfayı
mizanpaja yolladı.Kendini işlerine kaptırmışken kapı tıklatıldı.Aylin içeriye
girdi.
“Efendim panele gitmeniz
gerekiyor açılış konuşmasını gazetemiz adına siz yapacakmışsınız”
“Nasıl olur Cem ne güne
duruyor orada ?”
“Bilmiyorum efendim
Kadir Bey’in talimatı bu yönde”
Oflaya puflaya
arabasının anahtarlarını aldı ve İstanbul Üniversitesinin Beyzayıd Kampüsüne
doğru yöneldi.Trafik gün ortası olduğu için hafiflemişti.Ancak her zaman ki
gibi Eminönü trafiği yoğundu.
Dikiz aynasında
makyajını tazeledi.Boyununa panelin tanıtım kartını taktı.Herkes çok
şıktı.Siyah elbiseler ışıltılı küpeler ile bayanlar şıklık yarışında; erkekler
ise takım elbiseli,kravat ve cep mendilleri ile İstanbul beyefendisi gibilerdi.
Yeşim karşıladı İlkay’ı.İlkay
ne hakkında konuşucağını bilmiyordu.Yeşim bir kağıt tutuşturdu eline.Bundan
sonraki bir saat içinde konuşmalar oldu açılış ve üç günlük panel programı
okundu.A.Victoria Sandré ikinci gün gidiyordu programa göre.
Birden gözü kapıya
yöneldi.Ali yanında kraliçe Elizabeht’e benzeyen biriyle içeriye girdi.Herkes
esas duruşa geçerek ona saygı ve selamlarını arz ediyorlardı.Sonunda İlkaya
doğru geldi.İngilizce konuşarak kendini tanıttı.Bir aksan vardı bunu hemen fark
etti İlkay.Yeşim kadının Avusturalya asıllı olduğunu ancak Viyana’dan geldiğini
söylemişti.
Kadın hiçte 87 yaşında
durmuyordu.Gayet bakımlıydı.Tırnaklarında Fransız manikürü vardı.Sümbül
kokusu,pembemsi bir ruju inci kolyesi ve eteğinin ucundaki dantelleriyle
ayakkabısının burnundaki danteller özenle seçilmiş gibiydi.Elinde beyaz
eldivenleri vardı. Saçları kısa ancak geriye doğru önü krepelerle
kabartılmıştı. Saati Swacht’ın bir modeliydi.Parmağında tek taş pırlantası ve
hoş bir gümüş alyansı vardı.Boynundan içeriye sakladığı haç,küçük göhüs
dekoltesi dolayısıyla göze çarpıyordu.Çantası kırık beyaz bir el
çantasıydı.Gözlüklerinin kutusu ondan beklenmeyecek derece de iddialı bir
renkteydi.Fuşya-bordo-kırmızı çizgileri olan kutudan gözlüklerini çıkardı.Temiz
bir bezle önce onu sildi.Çantasından kalemini çıkardı.Dolma kalem kullanması
İlkay’ı hayrete düşürdü.Panel boyunca söylenenleri dikkatlice dinledi.Bazen ona
yapılan tercümeden memnun olmadığını yarına bu problemin düzeltilmesi
gerektiğini İlkaya iletti.İlkay ise söylediğiklerini not alıp Yeşimle koordine
bir şekilde strateji geliştirdiler. Akşam yemeği vakti geldiğinde aynı masada
oturdular.Ön yemekler geldi.Sular bardaklara boşaltıldı.Alkollü alkolsüz
içkiler masada yerlerini aldı.Yeşimle İlkay muhabbet ediyorlardı.İlkay son zamanlarda
insanların onu anlamamasından şikayetçiydi.Yeşim ise Nişanlısının
sorumsuzluğundan.İlkay :
“Oğuz Atay’ın çok
sevdiğim bir sözü var Yeşim :”beni
yaşarken anlamalısın” diye.Keşke beni ölmeden anlayabilseler.Çok yoruldum
insanların beni yanlış anlamasından kendimi anlatmaya çabalamaktan olmadığım
biri gibi davranmaktan.Olgunca davranmamı söylüyen herkes çocukça
davrandıkların farkında bile değiller”dedi ve iç çekti “Neyse bu manzarayı
mahvetmeyelim sonra fiskosumuza devam ederiz “ dedi sıcak bir gülümsemeyle.
Muhteşem bir boğaz
manzarasında yemekler yenmeye başlandı.Ana menü geldi, Andre Sandré yanı
başında çatal bıçağıyla yemeğiyle uğraşan İlkaya döndü İngilizce :
“İstemediğin bir
ortamda bulunmamalısın.Bu senin zihinsel ömrünü azaltır.Zamanını boşa harcar.İleri
de döner kendine kızarsın.Ayrıca hayata karşı bu kadar olumsuz olmamalı,daha az
sigara içmeli,alkolu sadece keyifli olduğunda içmelisin.Belki birkaç satır
karalarken,arkadaş sohbetinde de olabilir.Giyimine de dikkat etmelisin… “ Bir
şey söyleyecek oldu yutkundu. “Şimdilik bu kadar”dedi.
İlkay’ın gözleri fal
taşı gibi açılmıştı :
“Siz Türkçe biliyor
musunuz ?”
“Hayır.Bilmiyorum
bunlar sadece benim senin hakkındaki gözlemlerim.İlk kez göz teması
kurduğumuzda “beni anla” diye
bağırıyordu gözlerin.Saçın alalade toplanmış.Muhtemelen hedefin buraya gelmek
değildi.Uzun zamandır hayatında kimse yok.Olsun da istemiyorsun.Çünkü
araftasın.Nikotin kokun çiçek kokusu gölgeliyor.Oturduğumuzdan beri içtiğin
üçüncü kadeh şarap.Ruhun heyacan istemeyen bir yapıda.Sahi kaç yaşındasın sen
30 var mısın?”
“Bunlar inanılmaz
tespitler ve …”
“Ve doğrular değil mi ?
Ruhun kaçmak istiyor.Kaçmak kurtulmak ama zincirlerle bağlamışsın onu bedenin
otuz yaşında ancak ruhun benden bile büyük.Bu büyüklük maalesef bilgi donanımı
açısından değil.Sadece yıpranmışlık ve hayat tarafından hırpalanmışlık
var.İlgini bilgine yönelt”dedi ve sustu.İlkay bir daha ne söylediyse cevap
alamadı.
Eve gittiğinde yaptığı
ilk şey bilgisayarı açıp Google’ye Andre Victoria Sandré yazmak oldu. Google
0,34 saniyede yaklaşık 5.600.000 sonuç buldu.Önce vikipediadaki bilgileri
okudu.Sonra tek tek makalelerini okudu.Saat 6 civarıydı.Bilgisayarın başında
artık gözleri kapanmak üzeriydi.Onun hakkında bir sürü şey
öğrenmişti.Makaleleri çocukluğu eğitimi ama ailesiyle ilgili bilgi yoktu.Artık
sayfalar kendini tekrarlamaya başladı.Son bir blog gözüne çarptı.İtalyanca
yazılmış bu blogda Andrenin aile ağacı vardı.Hikayesine göre Andrenin
anneannesi 1942 yılında ikinci dünya savaşının verdiği buhrana dayanamayarak kocasıyla
Brezilya da hayatına son vermişti.Aklından dün Yeşimin söylediği cümle geçti “Aslen Avusturalyalı ancak Viyana’dan
geliyor” Anneannesi Brezilya da ölmüş.Biraz daha bakıyordu.Ve ekrana baka
kaldı.Andrenin büyükbabasının ismi hemen imlecinin ucunda duruyordu.Ve edebiyat
dünyasınca usta kabul ediliyordu.Bu mümkün müydü.Daha şoku atlatmadan saati
çalmaya başlamıştı. Saat 7 20 idi ve yine aynı maraton başlıyordu.
Bu sefer kendine özen
gösterdi.Nikotin kokusundan kurtulmak için duş aldı.Süslendi,tarandı,kokusunu
süründü ve Neşeli Apartmandan çıkıp gri opeline atladı.İlk işi Andreyi kaldığı
otelden almak oldu.İstedği bir yer olup olmadığını sordu.
“Ben İstanbul’a ilk kez
geliyorum.Arkadaşlarım çok beğenmişlerdi bu şehri oysa sana göre bu saçmalık
her gün bu trafik bu insan kalabalığı çekilir mi diye düşünüyorsun öyle değil
mi”
Gülümsedi İlkay :
“Nerden bildiniz.”
Sonra kendi kendine “Ah tabii ya büyükbabanızdan kalan bir özellik sanırım bu”
Andre güldü :
“Kendini değiştirmeye
şimdiden başlamışsın.Araştırıyor daha fazla merak ediyorsun.Kafka ne der
biliyor musun “yeni öğrenilen bilgilerle
birlikte ortaya çıkan ilk arzu Ölme arzusudur” Sanırım tam panelin adına
uygun oldu bu bakış açın değişiyor.Neden bu adı koyduklarını düşündün mü ? Bu
arada Ayasofyaya gidebilir miyiz ?”
“Tabii ki
gidebiliriz.Biliyor musunuz orası yabancı mimarların Müslüman mimarlara karşı
üstünlük sağladığını yüzyıllarca söylediği bir yapıdır.Ancak Mimar Sinan
Edirnede bulunan Selimiye Camiisinin minarelerini Ayasofyadan 15 cm yüksek yapmıştır
ve yeryüzünde bir daha bu mimaride ve yükseklikte bir yapı olmayacaktır.Aslında
hiç düşünmedim sizin bir fikriniz var sanırım”
“Anlattığın hikaye
müthiş,sorumun cevabına gelince Bakış açısı hayatımızı değiştirir hayatı her
zaman boş tarafından görmeye alışmışız her zaman söylenmemizin isyan etmemizin
sebebi budur.Oysa kainata baksan milyonlarca ipucu ve güzellik
keşfediceksin.Sabah selam verdiğin kişiler.Sana yardım eden insanlar.Belki de
yolda karşına çıkacak olan bir dilenci kendine getirecek seni.Dün akşam yemek
resepsiyonundan sonra sizin Beyoğlu dediğiniz yere çıktım.Bir dilenci gördüm ve
bana “Allah kalbinin güzelliğini ömrüne
versin” dedi-bunu Türkçe söylemişti- otele gelene kadar bunu aklımda tutmak
için tekrar ettim.Bana bunun ne demek olduğunu söyler misin?”
Gülümseyerek :
“God give beauty”dedi.
“Bak görüyor musun ben
anlamadan mıklatıs gibi iyiliği yanıma çektim.Rica etsem arabayı kenara çeker
misin ?”
Opelini sağa yanaştırdı
İlkay.
“Peki şimdi benimle
aşağıya iner misin”
Kapıları açıp
dikkatlice aşağıya indiler.Andre havayı kokladı kokladı kokladı ve
“Ohhh duyumsuyor musun
bu kokuyu” dedi.
İlkayı duyduğu tek koku
beton kokusuydu.Gri ve yağmurlu bir İstanbul gününde martıların sesleri
eşliğinde 87 yaşındaki bir kadınla arabasını kenara çekmiş ve havayı
kokluyordu.Saçmalık dedi içinden.
“Mrs. Sandré ben bir
şey duyumsamıyorum.Her zaman ki gibi berbat bir yağmurlu İstanbul günü”
“Yapma Ilkay şu dünyaya
milyonlarca insan geldi yaşadı öldü gitti.Bizde yaşayıp gideceğiz neden hayatın
tadını çıkarmıyorsun?Neden korkuyorsun savaşmaktan.İnan bana ilk günler zordur
sonra her şey kendiliğinden olur bir süre sonra insanlar sana gelir ve vay be ne çok mesafe kat ettin İlkay derler”
İlkay düşündü kokladı
kokladı kokladı havayı ciğerlerine oksijen doldurdu.Tuhaf bir kadındı şu Andre
hayata hep pozitif bakıyordu.Dün okuduklarına bakılacak olursa “siroz”
hastasıydı.Bunu sormak büyükbabasından bahsetmek istedi ama sustu.
“Sormak istediğin bir
şeyler var sanırım” dedi.İlkay kontağı çevirdiği sırada..
“Büyükbabanızı merak
ediyorum.Ve dün bana söylediğiniz az alkol tüket lafına sizin neden
uymadığınızı”
“Aslına bakarsan
hayatım hep mükemmel değildi bunun tek açıklması bu büyükbabama gelecek olursak
anneannem onun ikinci eşi,gözlem yeteneğimi ondan almış olmalıyım ancak ne
oğlum da ne kızımda böyle bir yetenek var.Sanırım insanlarla iç içe olmak
pekiştiriyor bunu.Birine gözlerini dikip bakamazsın.İlk izlenim çok önemlidir.O
anda o insanla ilgili %95 oranında bir fikir sahibi olursun.Büyükbabam
biliyorsun ki Freudla… Neyse sanırım geldik.Bana bir yarım saat izin vermelisin
ve inzivamı tamamlamalıyım.Daha sonra beni senin tabirinle “cehennem İstanbul trafiğinde” uçağıma yetiştirmelisin”
İlkay düşüncelere
daldı.Tuhaf kadın gözlem yeteğini büyükbabasından almış demek.Söyledikleri ne
kadar mantıklı acaba.Arabayı park etti daha sonra sigarasına elini
attı.Çakmakla uğraşmaya başladı.O sırada yanında bir ilan dağıtıcısı
belirdi.Çorap dükkanının reklamını sarı bir kağıda bastırmıştı.Renk Çorap ltd.şirk.
alttaki açık adres Aksaray da olduğunu gösteriyordu.Sigarasını yaktı bu ilanı
dağıtan yaklaşık 35 yaşlarındaki adam.
“Teşekkür ederim”
“Rica ederim ancak
bence daha az sigara tüketmelisiniz.Nikotin bağımlılığınız artıyor gibi
duruyor.He birde daha az alkol de tüketmelisiniz”
“sen kimsin ki bana
bunları söylüyorsun”
“Sadece bir gözlem
hanımefendi iyi günler bu mükemmel İstanbul gününün tadını çıkarın”
İlkay’ın başına bir
tuğla düşmüştü.Sanırım benim dış görünüşüm böyle.Çantasında eli titreyerek telefonu
aradı,anahtarları şıkırdadı,parfümü geldi eline,makyaj malzemeleri,sonunda
telefonunu buldu elleri titreyerek listede ilk aklına gelen arkadaşını Aslıyı
aradı.Telaşla:
“Aslı sence ben çok
sigara içen bir alkolik miyim” diye sordu bir çırpıda.,
Aslı kahkayı patlattı :
“Sen yeni mi uyandın ya
da dün gece ne içtin tabii ki öyle birisi değilsin” İlkayın içi yine rahat
değildi Andre çıkana kadar Aslıyla konuştu 4 sigara içti.Yoldan geçen
tiryakiler sağ olsun çakmağının gazı bitmişi.
Andre geldi :
“Artık gidebiliriz..”
Yol boyunca hiçbir şey
konuşmadılar canı sıkılmıştı İlkayı o sokaktaki adam kimdi hem nasıl birden
beni tanımadan böyle şeyler söyleyebiliyordu.Neyse dedi.Offladı.
Andre ise
gülüyordu.Radyoyu açtı,
“Sizin müziklerinize
bayılıyorum ruhumu dinlendiriyor”
“Tesadüfe bakın ki ne
zaman radyoyu açsam bu sanatçımız çıkıyor”
“Kim bu
sanatçınız..Immm minik serçeniz mi yoksa”
“Siz bizim müziğimizi
sanırım bayağı iyi biliyorsunuz ta kendisi bu şarkısı da Güllerim Soldu”
“Bu arada İlkay tesadüf
diye bir şey yoktur bu hayatta sadece her şey belli bir çarkın üstünde ilerler
zamanla birlikte çarkların dişleri birbirine geçer.Ancak önce çark hareket eder
sonra dişli yerine oturur.Yani önce tesadüf dediğin şeyler olur sonra onların
aslında bir tesadüf değil yeni bir fırsat olduğunu görürsün bu kimi zaman bir
sigara satıcısı bir broşür olur kimi zaman sana bir şey çağrıştıran bir
isim.Bakış açısı kainat penceresidir paneli işte bu yüzden önemlidir.Sen
kainata nasıl bakarsan kainat sana öyle döner.Yabancılar buna karma diyorlar.”
Havalimanına
gelmişlerdi.Dış hatlara gittiler.İlkay’ın içi buruk pasaport işlemlerini
yaptırdı.Andre’ye inanılmaz bir şekilde alışmıştı.Hayatının bir eksenden çıkıp
yeni bir eksene girmeye başladığını hissediyordu.
“Unutulmaz bir iki gün
oldu çok zaman geçiremedik ve çokta bu cehennem
şehri gezemedim ancak hiç kirlenmeden kalacak hatırımda bu şehir.Sözlerimi
dikkate almalısın.Büyükbabam her insanın bakışlarında bir trajedinin olduğunu
onu keşfettiğimde ve kendilerine itiraf edemekleri şeyleri onlara söylediğimde
saygınlık kazanacağımı söylerdi.Haklıydı..Bunu sana yardım etmek için
söylüyorum.”
Viyana
15:30 uçağı için son anons lütfen kapılara yönelin.
Andre parmağını
kaldırdı ;
“Beni çağırıyorlar. Son
kez söylüyorum zihninin ömrünü azaltma söylediklerimi düşün ve şu cümlem
aklından çıkmasın..Herkesin pusulası kendi gönlünde gittiğinde geri dönmeyi
düşünme. Kainat pencerenden hep dolulukları pozitiflikleri gör..”
Zarif adımlarla kapıya
doğru gitti.Geriye döndü buz mavisi gözlerinin içiyle gülümseyerek el salladı…
İlkay gri Opeline
atladı… Boş caddelerde sürdü arabasını.. Herkesin
pusulası kendi gönlünde gittiğinde geri dönmeyi düşünme ne demekti bu…
Birkaç gün sonra yine kendi hayatına döndü.. Bu sözü bir hattata
yazdırdı.Hattat söze hayran kaldı…Evine her giriş çıkışında okuyabileceği bir
yere astı bu tabloyu…
Bir gece rüyasında
Andreyi gördü :
“Sırrımı çözdün Freud
rüyaların önemli olduğunu söyler bilinçaltımızın bize vermek istedeği mesajları
rüyalarımızda görürmüşüz muhtemelende bir çağrışım olmadığı sürece bunları
hatırlamazmışız.”
Rüyası sigarasını yakan
çorap broşörünü dağıtan adamla devam etti.Hayal pasta & kafe İlkay Güneş
yazıyordu.Açık adresi Cihangir gösteriyordu.Kendini birden Cihangirdeki pastanede
buluyordu İlkay.Andre elinde Zweig’in Üç
büyük Usta kitabıyla oturuyordu.Gözlük kutusu ortada pastası ve sütlü çayı
hemen yanındaydı.
“Sana ne demiştim Herkesin pusulası kendi gönlünde gittiğinde
geri dönmeyi düşünme… Hayatını bu yaşına kadar düşündün ve monotonluktan
kurtaramadın yeni şeyler denemeye var mısın?” dedi.
Tam o esnada
uyandı.Sağa sola döndü.Ve kalktı yine aynı monotonluğu yaşadı.Çıkarken gözüne
Andrenin sözü takıldı.Bir şeyler anımsadı ama sonra telaşla unuttu.Gazete onu
matbaa işleri için Cihangir’e yolladı.Cihangir ismi de ona bir şeyler
çağrıştırdı ama yine telaş içinde kayboldu bu düşüncesi.Gittiği matbaanın
sahibi Haluk Bey 35 yaşlarında biriydi.Bu adam çorap bröşürünü dağıtan
kişiydi.Soracak oldu nasıl diye Haluk Bey :
“Çalışanlarıma destek
vermek için bende günde bir saat çalışıyorum zaten bende altyapıdan yani bu
broşürlerden dağıtarak buralara geldim” dedi.
Tam tesadüf diyordu ki
Andrenin tesadüfle ilgili söyledikleri geldi.Daha sonrasında ise rüyası.Hiç bir
şey söylemeden Haluk Beyin odasından çıktı.Çılgınca bir şey yapıp dün rüyasında
gördüğü kafeyi aradı Cihangir sokaklarında.Ve buldu camında devren kiralık
yazısıyla.Tek farkı kafenin adının Rüya olmasıydı.Kendini
bir çocuk kadar mutlu hissediyordu.
Geri döndü Haluk Bey :
“Sanırım siz Kent
Gaze…” İlkay parmağıyla 1 saniye işareti yapıyordu.Elindeki blackberry
telefonun mail kutusuna :
“Yaşamak için gidiyorum.Tüm çalışma arkadaşlarıma yazı ve yayın
hayatlarında başarılar diliyorum ve yönetici,üstlerime saygılarımı sunuyorum.Yaklaşık
üç hafta önce düzenlemiş olduğunuz panelden sonra kainata yeni bir bakış
açısıyla bakmaya karar verdim.Panelde katılımcı olan 87 yaşındaki Andre
Victoria Sandré –ki kendisi Stefan Zweig’in torunu- bana yepyeni bir pencere
açtı.Hayatımı onun “Herkesin pusulası kendi gönlünde gittiğinde geri dönmeyi
düşünme” sözü üzerine yeniden bina etmeye karar verdim.
İstifamın
kabulunu saygılarımla arz ederim.
İlkay
GÜNEŞ
Basın
Kaynakları Sorumlusu”
“Kulağa ne kadar saçma
geldiğinin farkındayım ancak şu an itibariyle istifa etmiş bulunuyorum dolayısıyla
gazate için değil şuan kendi pastanemin ilanı için buradayım.İzninizle sigara
içebilir miyim”
“Yine ateşinizi ben
yakacaksam neden olmasın”
Gülüştüler…İlkay artık
her şeyin bir çarkın dişlisi olduğunu ve yerine oturması gereken çok şey
olduğunu biliyordu.Hayatını istifa mektubunda da dediği gibi “Herkesin pusulası kendi gönlünde gittiğinde
geri dönmeyi düşünme” sözü üzerine bina etti..Pusulasını kendi gönlünde
buldu.Halukla evlendi.Pastanesinin üst katında; artık her sabaha kızı ve
Halukla mutlu uyanıyordu…