2 Ağustos 2013 Cuma

Ayna

"Benim işim anlatmak hikayeler masallar meddahların hikayelerini konu ederim evlerinize ama bugün bambaşka bir hikaye anlatacağım size..
Beni benden ötedeki beni anlatacağım.."

Bu cümlelerle başladı Gökçe konferansa aynı anda ışıklar söndü bir ney sesi duyuldu.(http://www.youtube.com/watch?v=6-AT0J56LhU) 

"Ben Kars'ın Sarıkamış ilçesinde tarihler 1977 yılını gösterirken Aralık ayının dokuzunda kör gecenin üçünde açtım gözlerimi Dünyaya ben doğduğumda bana adını veren babaannem öldü şimdiler de o ismi hiç kullanmasam da bir yanım hep Ezo'dur benim. Annem öğretmendi Köy Enstitülerinden yetişmiş babam ise daha sonradan dahil olmuş hayatına görücü usulu ; usul erkânmış o zaman da. Ben büyüdüğümde Eskişehir benim deyimimle Mavişehir'e taşındık. Aynı yıl ben o şehre doyamadan Ankara Siyasal'a öğrenci olarak başladım. Hiç sevmedim bu şehri her gece uykularımda Porsuk'ta açardım gözümü. Öğrenciyken çok gezdim çok okudum,çok sevdim..
Benden ötedeki bende burada başlıyor. Aşk ... "Elif Kaf Şın " "A,Ş,K" "L,O,V,E" ve bir sürü harf. Bakmayın öyle saf ve kör kütük aşıklardan olamadım ben hiç. Hep yalnızlığı sevdim. Yanılışlarımdan doğan yalnızları. Klasik Türk filmlerini bilirsiniz. Bir Taksim gününde tramvaydan asılan bir liseli kız elinde kitaplarıyla bir gence rastlar çarpışırlar ve film başlar dökülen kitaplar okunur delikanlının ilgisini bir not çeker birlikte ayağı kalkarken göz göze gelirler. Gerçekteyse bu işler böyle olmuyor.  Bir şiir gibi bir türkü gibi yaşanmıyor hayat. Oysa hepimizin gözlerinde görebiliyorum ben dolu dolu baktığınızı, kiminizin kalbini kırmışlardır,kiminiz şuan elini tutuyordur aşkının gözlerinize baktığınızı görüyorum birbirinize. Ben ise aşkını çoktan kaybetmiş biriyim daha doğrusu ona hiç ulaşamadım demek daha doğru olacaktır sanırım. Ben itiraf etmeliyim ki çok iyi bir bukalemunum hayatta kalmak için bulunduğu ortamın rengine ayak uydurdukları gibi aşka tutunmak için tüm benliğimi adadığım insanlar var benim. Ne diyorduk aşk ... Aşka aşık olduğumu öğrendiğimde daha ruhu titreyen genç bir kızdım. 26 yaşında Eskişehir'in ayazında bir gece öylece donakaldığım da ve gözyaşlarımın benim ısttığında anladım.Sufiler der ki gözyaşı varsa aşkta vardır. Kim bu nerede şimdi derseniz hayatım da ömrümün kalbimin tam ortasında ama hayatımın merkezine olan uzaklığının yarıçapının pi karesinin kökünden bile zor denklemin içinde. Ne anlatıyor bu bize neredeyiz biz derseniz hemen yanınızda duran aynalar konferansındasınız.. Kendimize ayna tutmadan başkalarını anlayamayacağımızı anlamış ve ilk adımı attmış durumdasınız. Yanmaktan korkmamalısınız. Zira Aşk alevden bir denizi mumdan kayıkla geçmeye benzer. Bunların bir çoğunu belkide kitaplardan defalarca okudunuz. Ama aşk yazının cümleye dönmüş halidir ve yanmayı gerektirir. Size kendi benliğinizi aşarak aynaya bakmayı öğretir. Züleyha'nın endam aynalarını kaldırıp sûret aynalarına yönelmesini gösterir. Tüm bunları bize öğreten aşktır. Mavişehir'e döndüğümde hayata dair okulda öğretilenlerin tamamını biliyordum. Tecrübeler hariç. Hiç bir kitapta canınız yanarcasına size aşık olmayı illa da "o" yine de "o" demeyi öğretmezler. Hiç bir edebiyatçı bilmez aşkı sadece düşünürler ve kurgularlar çünkü onlarda kendilerine ayna tutmazlar. Belki Sezai Karakoç Mona Roza hikayesinde olduğu gibi gururdur aşk bilmezler yaşayan bilir ancak.. Döndüm .. Öldüm .. Yandım ... Söndüm.. durdum .. Gittim.. Hayat hep ekseni etrafında dönmeye geceler gündüzlere çıkmaya yollar bitmeye kuşlar uçmaya insanlar kaderleriyle yüzleşmeye mahkumdurlar.
Ayna kadifelere sarılı Züleyha'nın suret aynalarından var elinizde. Baktığınızda yüzünüzü görüyorsunuz peki kaçınız gözbebeklerine bakıyorsunuz ? ..
Tuğrul ... İşte tamda bu nokta da girdi hayatıma bu cümleyi söylediğinde kahverengi gözlerinde bir ışık gördüğümde yanıp sönmeme ama izi kalmasına yüreğimi alıştırmam uzun sürdü.. Gözlerimde inanılmaz bir ışık olduğunu ve bu ışığın yüreğimden geldiğini de sözlerine eklediğinde heyecandan yaprak gibi uçacaktım. O ilk ve son ve tek görüşmemizdi. İnsan uzaktan da sevebilir herşeye her söze inat. Sormadan sever pencerelerde gelişini görmek için sever, onunla aynı havayı solumak için bekler,nefes almadan su içmeden sever ama sever bekler ve ölür.. Tuğrul bu sözleri söyledi ve gitti. Hayatıma ayna tutuyorum sûret aynamı elime aldım ve gözlerimi okuyorum. Ne yaparsa yapsın başak saçlarını , burçak kokusunu , kahverengi gözlerini unutamıycağım. Her insan aslında hayatımızda yer alır. Gittiklerinde ise iz bırakırlar ama o iz daha külken yani yüreğinin içine içine bir sigara gibi bastırılmışken unutulmaz , sonra kabuk bağlar , tatlı tatlı kaşınır karşına onu gördüğündeki şarkı çıkar beraber gittiğiniz yerler gözlerin dolu dolu olur, ince bir elem sarar yüreğini öksürtür seni soğukta karda boranda görenler "dikkat et kendine bu havalarda" derler sadece endam aynalarıyla ilgilenenlerdir onlar da. Sonra tüm bunlar geçtiğinde Nisan yağmurlarıyla yaran kabul bağlar. Sonra yaz gelir kabuk düşer. Sonra yine kış. Yine yine'ler acılar ortada ne kabuk vardır ne yara sadece iz vardır dokundukça acıtan hiç bir zaman sana olanları unutturmayan hep hatırlatan bir iz. Yüreğinde bir izle yaşamak ne kadar zordur bilir misiniz ? Tabii ki bilirsiniz. Can Yücel'in şiirlerinde "hiç" hıçkıra hıçkıra ağladınız mı .. Tuğrul gitti .. Ben gittim .. Yaşam gitti... Ölüm gitti .. Gerçek gitti .. Nüans gitti ... Her şey bitti ...
Beni ayağa kaldıransa ironik olarak yine aşk oldu.. Bir Aralık günü dokuzuncu takvimi yırttığım da saat dokuzu sekiz geçe sokaktan geçerken bir havlama kendime getirdi beni. Aşk yıkıcı olduğu kadar inanılmaz bir sihre sahiptir, iyileştiricidir. Bir köpek yavrusu terk edilmiş sokağın ortasında.. Aldım onu koynuma düştüm evin yoluna.. Oda beni bırakıp gitti ya .. Çiçekler başladı bu sefer.. Siz bilmezsiniz onlar lisan-ı halden anlarlar soldular küstüler onlarda gittiler.. Velhasılı kelam hepsi birer birer beni terk ettiler. Bende kaldırdım tüm endam aynalarımı aldım gözlerimde yanan ateşi görmek için sûret aynalarımı..  Aradım sordum bulamadım.. Kendimi adadım söze dönmeyen satırlara.Ben kendimden başladım aşkı anlatmaya ayna tutsun sizin aşklarınıza diye geldim buralara.. Eğer bulduysanız aşkı kaybetmeyin onu ,eğer kaçırdıysanız ve fırsatınız varsa dönün söyleyin tüm bu anılarınızı yine de olmuyorsa küsmeyin aynalara atılın yeni ummanlara ..."

Ney sesi bitmişti herkes susmuş Gökçe bir yudum su içmişti.İçinde onlara anlatamadığı daha nice nicesi vardı. Oysa o her gece yattığında uyku diye Tuğrul'un gözlerine dalmak isterdi . Eğer o gün o uçağa yetişebilseydi .. Söyleyebilseydi atılabilseydi boynuna bugün ne burada olurdu ne şiire merakı olurdu ne aşka.. Yaşamak lazımmış diye düşündü yaşamak öğrenmek yanmak lazımmış. Topraktanız pişmeden çömlek olur mu faydam olur mu diye düşündü .. Rumi gibi "Hamdım.. Yandım .. Piştim " dedi. Önce dinlemeyi daha az uyumayı öğrendi sonra sabahları denize bakıp hayaller kurmayı bıraktı. Gelmeyeceğini kabul etti. Gözlerindeki yanan ışığı söndürdü.. Tam söze başlayacakken ve salondan çıt çıkmazken en arkadan bir ses geldi ..

"Belki de hiç gitmek hep kalmak istemişti belki de sizden bir haber almak için bedevi gibi dolaşmış ve sizin kokunuzu milyonlarca kadında aramıştı. Bilmiyorsunuz bilemezsiniz. Belki de saçlarına yıldız düştü ararken her kadının göz bebeklerinde o ışığı aradı neden söndürdünüz siz gözlerinizden o ışığı oysa karanlık gecede onlardı belki yolunu bulduracak ve beni buraya kadar getirecek " Yavaş yavaş sahneye geliyordu ve sahneye çıktı. Gökçe ise arkasına dönemiyordu bir burçak tarlasındaydı kokusunu duyuyordu ama kendine tanı koyamıyordu.

"Bunca saattir dinlediğiniz Tuğrul benim. Yanmasına sönmesine sebep benim ve hepinizin önünde diz çöküp o ışığı yeniden görmeyi dileyen yine benim.. "

Gökçe döndü tüm salon ağlamaklıydı. Kendinden ötedeki kendini anlatacaktı o gün aşkı tam kapatıp suret aynalarına bir daha hiç bakmayacaktı ama önce kendiyle tanışmalı ve barışmalıydı. Kıramadı aynaları. Sonunda anladı ki dil-i lâl eden sözü kifayetsiz eden aşkmış. Ve o aşk ne Tuğrul da ne başkasındaymış.. Ona ötedeki kendine bakması şartmış..

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder