20 Nisan 2013 Cumartesi

Tesadüf


“Beni böyle iyi tanıyan ikinci kişisin” diye düşündü Belma. Sonra aklına şu satırlar geldi ne diyordu yazar “Her sevginin başlangıcı ve süreci, o sevginin bitişinin getireceği boşluk ve yalnızlık ile dolu. Belirsizlikler arasında belirmeye çalıştığımız yaşam gibi…” İlki hayatımda yok sende olmayacaksın. Bedeli budur beni tanımanın bir süre sonra yorulacak ya da sıkılacaksın, bekleyecek sanacaksın beni ama arkana döndüğüne göremeyeceksin beni ve senden önde yoluma devam ettiğimi görüp sinirleneceksin. Hep böyle olmuştur hayatımda ilk kez iplerimi Deniz’e teslim etmiştim. Lise arkadaşlığı da aşkı da başka olur derler öyleymiş. Bizimkisi hem aşk hem arkadaşlıktı. Tek bakışıyla içimi okurdu. Çapkının tekiydi Deniz. İzmir’den gelmişti. Havasından mıdır suyundan mıdır bilinmez sınıftaki tüm kızların ilgisini çekmişti de. Gidip tek başına sıraya oturmuştu. Sonraki haftalarda da saman altından su yürüten planını ortaya koymuştu. Sırayla çevremdeki kızlarla sarmıştı. İlginçtir nefret ederdim ondan.Lise demek grup çalışması proje demek. Coğrafya dersine meraklıydı Deniz tesadüf –ki bu kelimenin sihrine ikinci kez inanıyorum sende-aynı gruptaydık. Ondan sonra ise hiç bir şey eskisi gibi olmadı. Bu saatten sonra hep beni sinir etmeleri, uğraşmaları, tam çekip gidecekken tutup geri döndürmesiyle hayatımda kaldı. Bu da yetmezmiş gibi üniversitede karşılaşmamız ve mezuniyet gecesi evlenme teklif etmesi de onun dengesizliklerinden sadece birisiydi. Oysa biz üçüncü sınıfta katî suretle konuşmayacağımıza yemin etmiştik. Görmek bile istemiyorduk yüzümüzü. Ama dedim ya tek bakıştan anlardı diye. Sebeb-i hakikati buydu. Çünkü tek bakışta içimi okurdu. Bende onun. O da ben de ne kadar neşeli kahkahalar atsakta nispet edercesine; ortada aşılması zor gururumuz inadımız ve sevgimiz vardı. Sevgi aşktan daha kuvvetlidir. Geçen gün bir kongrede konuşmasını gördüm. Ödülünü 10 yıllık eşi ve kızı Belma’ya ithaf ederken. Bu kadar da bencildi işte. Eski sevgisinin adını kızına verecek kadar bencil ve düşüncesizdi.

Sana gelince Ahmet tesadüf değil de neydi tanışıklığımız. Eminönü’nde bir ilkbahar günüydü. Martılar her zamanki şenlikte baharı kutluyorlardı. Biraz geriden Türk kahvesi kokusu Mısır Çarşısının kokusuna karışıyordu. Eminönü âşıklarının bileceği balık kokusu ve berrak bir deniz eşliğinde kuşlar şarkı söylüyordu. Ağaçlarda bahar çiçekleri açmıştı. Ben bu sarhoşlukla dolaşırken yüzümde bir flaş patlamasıyla irkildim. Bir hışımla sana doğru yöneldiğimde elinde çayın öyle keyifli gülümsüyordun ki kızamadım sana. “Sen ne yaptığını sanıyorsun “ demekle yetindim. E gülerek olunca bir ehemmiyeti kalmıyor. Bana fotoğrafı mail atacağını söyleyip mail adresimi almıştın bile. Sonra da elime bir davetiye sıkıştırıp “Mutlaka orada olmalısın ilgini çekecek bir şeyler olacak orada “ dedin.

Bir hafta sonra…

Elimde içeriğini bilmediğim bir sanat davetiyesiyle yazan adresten içeri girmiştim. Böyle yerlerde görüntü standart olur. Siyah düz bir elbise diz boyundan 3 cm yukarıda siyah topuklu pabuçlar-tabanları kırmızı en sevdiğimdir- atkuyruğu saç hafif makyaj ve hoş bir leylak kokusu. Kendi kendimi yiyordum “ben burada ne yapıyorum” diye. Davetiyeye son bir kez göz attım isim ve içerik yazmadığına yemin edebilirdim. Yine de ucunda seni görmek vardı.

İçeri girdiğimden itibaren büyülenmiştim. Bu bir fotoğraf sergisiydi ve yaşanmışlık kokusuydu ruhumu saran. Çocuklar, kuşlar adeta bayram havası esiyordu. Yine o büyülenmişliğin içindeyken karşıma çıktın muzip gülümsemenle. Yanında tuval tahtasına yerleştirilmiş bir resim vardı. Hayatımın tuvaldeki beyaz çizgiler gibi boş ve anlamasız oluşunu düşündüm ve sesinle kendime geldim. Fotoğraf klasik kırmızı örtüyle örtülmüştü ve şu cümleyi kurdun buz mavisi gözlerini gözlerimden ayırmayarak:

“Ve sergimde rafa koymaya kıyamadığım fotoğraf bu fotoğraf çekilmeden önce İstinye sahilde Babacan balıkçısı vardır.Akif ağabey bir poz vermişti –ki arkanızda duruyor hemen- onu buraya koyacaktım.Ancak yolum tesadüfen Eminönü’ne düşünce bu fotoğraf olmalı dedim” .

Kalbimin acabası beynimin yok artıklarıyla boğuşmaktan ancak sesinin yankısına yetişebiliyordum. Göz hareketlerim yavaşladı perde slow motion şeklinde açıldı ve karşımda bir ayna bana bakıyor oldu. Tüm kafalar bana dönmüşken sen beni sahneye davet ediyordun. Sonrası karanlık …

Uyandığımda yine aynı kahkaha yine aynı şen gülüşün hastanede yankılanıyordu. Serum vardı kolumda hastanede olduğumuzu anlamıştım ama nasılını hatırlamıyordum. Doktor Hikmet : “Korkulacak bir şeyi yok Ahmet sadece tansiyonu düşmüş “ dedi ve gitti. Sen ise bana hınzırca gülerek : “Seni numaracı konuşmamak için numara yaptın değil mi birde sosyologlar konuşkan olur malzemesi halktır derler nerde. Hangi okuldan mezunsun sen söyle de yollamayalım tanıdıkları o okulu “ dedi. Artık hastanede benim kahkahalarım yankılanıyordu. Hastaneden çıktıktan sonra iki- üç günde bir yollarımız kesişir oldu. Ya da tesadüf eseri görüştük bir kitapçıda rafa uzanmaya çalışırken bir müzik dükkânından 45’lik Ajda Pekkan plağı sorarken ya da bir kütüphanede araştırma yaparken... Bu akşam ise her şeyi başladığı yerde oturmuş balık yiyoruz. Ve benden bir karar vermemi bekliyorsun diye dalmıştı.

Gecenin başı …

Ahmet uzunca bir süre Belma’ya baktı. Kumral saçları gecede daha da parlıyordu. Yemyeşil gözleri ve beyaz teni geceye ayrı bir büyü katıyordu sanki. İç çekti Belma 1.85 boyundaydı Ahmet tuhaf bir karşılaşmaları olmasa varlığından haberi olamayacağı biriydi, her kadının peşinden uzunca bir süre koşacağı bir tipti.Buğday sarısı saçları buz mavisi gözleri, bakışları sertti aslında ama çok neşeli ve şen birisiydi.

Ahmet söze girdi : “Belma niye buradayız biliyor musun” dedi. Belma ise şaşkındı: “ Dostoyevski’nin ölüm yılında onu anma ya da dur dur Pablo Picasso’nun doğum günü ?? “  Ahmet : “Hayır” diye cevap verdi ve devam etti “Bugün bizim yıldönümümüz.” Belma ise şaşkındı aralarında hiç böyle sahte para tuzaklarının kutlaması olmamıştı. Zaten tarihlerle arası oldum olası iyi değildi. Hatta kendi doğum gününü bile bankalardan gelen mail mesajlarından hatırladığı olmuştu çoğu kez. Şaşkın ve düşünceli yüz ifadesi Ahmet'in hoşuna gitmişti yine bir kahkaha patlattı. Sonra boğazını temizledi düşünmesi için yeterince fırsat tanımış olduğu Belma’nın yemyeşil gözlerine baktı ve : “ Bugün –ki eğer kabul edersen- bizim evlilik yıldönümümüz.” Belma suratına tokat yemiş gibi oldu. Sadece “nasıl yani” diyebildi. Ahmet : “Şöyle ki bilirsin ben süslü cümleler kuramam o yüzden bodoslama daldım konuya çok uzun zaman olmadı biliyorum. Normal bir tanışmamız da oldu diyemem ama zamanı değerli kılan insanlardır. Akrebin yelkovanı kovalayışı ya da aptal takvim yaprakları değil. Şimdi söyle bakalım önemli günlere ekliyor muyuz bugünü ?”

Belma’nın ise gözleri dalmıştı. Beni bu kadar iyi tanıyan ikinci kişisin Ahmet …

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder