“Beni böyle iyi tanıyan ikinci kişisin” diye düşündü Belma.
Sonra aklına şu satırlar geldi ne diyordu yazar “Her sevginin başlangıcı ve süreci, o sevginin bitişinin getireceği
boşluk ve yalnızlık ile dolu. Belirsizlikler arasında belirmeye çalıştığımız yaşam
gibi…” İlki hayatımda yok sende olmayacaksın. Bedeli budur beni tanımanın
bir süre sonra yorulacak ya da sıkılacaksın, bekleyecek sanacaksın beni ama
arkana döndüğüne göremeyeceksin beni ve senden önde yoluma devam ettiğimi görüp
sinirleneceksin. Hep böyle olmuştur hayatımda ilk kez iplerimi Deniz’e teslim
etmiştim. Lise arkadaşlığı da aşkı da başka olur derler öyleymiş. Bizimkisi hem
aşk hem arkadaşlıktı. Tek bakışıyla içimi okurdu. Çapkının tekiydi Deniz.
İzmir’den gelmişti. Havasından mıdır suyundan mıdır bilinmez sınıftaki tüm
kızların ilgisini çekmişti de. Gidip tek başına sıraya oturmuştu. Sonraki
haftalarda da saman altından su yürüten planını ortaya koymuştu. Sırayla
çevremdeki kızlarla sarmıştı. İlginçtir nefret ederdim ondan.Lise demek grup çalışması
proje demek. Coğrafya dersine meraklıydı Deniz tesadüf –ki bu kelimenin sihrine
ikinci kez inanıyorum sende-aynı gruptaydık. Ondan sonra ise hiç bir şey eskisi
gibi olmadı. Bu saatten sonra hep beni sinir etmeleri, uğraşmaları, tam çekip
gidecekken tutup geri döndürmesiyle hayatımda kaldı. Bu da yetmezmiş gibi
üniversitede karşılaşmamız ve mezuniyet gecesi evlenme teklif etmesi de onun
dengesizliklerinden sadece birisiydi. Oysa biz üçüncü sınıfta katî suretle
konuşmayacağımıza yemin etmiştik. Görmek bile istemiyorduk yüzümüzü. Ama dedim
ya tek bakıştan anlardı diye. Sebeb-i hakikati buydu. Çünkü tek bakışta içimi
okurdu. Bende onun. O da ben de ne kadar neşeli kahkahalar atsakta nispet
edercesine; ortada aşılması zor gururumuz inadımız ve sevgimiz vardı. Sevgi
aşktan daha kuvvetlidir. Geçen gün bir kongrede konuşmasını gördüm. Ödülünü 10
yıllık eşi ve kızı Belma’ya ithaf ederken. Bu kadar da bencildi işte. Eski
sevgisinin adını kızına verecek kadar bencil ve düşüncesizdi.
Sana gelince Ahmet tesadüf değil de neydi tanışıklığımız.
Eminönü’nde bir ilkbahar günüydü. Martılar her zamanki şenlikte baharı
kutluyorlardı. Biraz geriden Türk kahvesi kokusu Mısır Çarşısının kokusuna
karışıyordu. Eminönü âşıklarının bileceği balık kokusu ve berrak bir deniz eşliğinde
kuşlar şarkı söylüyordu. Ağaçlarda bahar çiçekleri açmıştı. Ben bu sarhoşlukla
dolaşırken yüzümde bir flaş patlamasıyla irkildim. Bir hışımla sana doğru
yöneldiğimde elinde çayın öyle keyifli gülümsüyordun ki kızamadım sana. “Sen ne
yaptığını sanıyorsun “ demekle yetindim. E gülerek olunca bir ehemmiyeti
kalmıyor. Bana fotoğrafı mail atacağını söyleyip mail adresimi almıştın bile.
Sonra da elime bir davetiye sıkıştırıp “Mutlaka orada olmalısın ilgini çekecek
bir şeyler olacak orada “ dedin.
Bir hafta sonra…
Elimde içeriğini bilmediğim bir sanat davetiyesiyle yazan
adresten içeri girmiştim. Böyle yerlerde görüntü standart olur. Siyah düz bir
elbise diz boyundan 3 cm yukarıda siyah topuklu pabuçlar-tabanları kırmızı en
sevdiğimdir- atkuyruğu saç hafif makyaj ve hoş bir leylak kokusu. Kendi kendimi
yiyordum “ben burada ne yapıyorum” diye. Davetiyeye son bir kez göz attım isim
ve içerik yazmadığına yemin edebilirdim. Yine de ucunda seni görmek vardı.
İçeri girdiğimden itibaren büyülenmiştim. Bu bir fotoğraf
sergisiydi ve yaşanmışlık kokusuydu ruhumu saran. Çocuklar, kuşlar adeta bayram
havası esiyordu. Yine o büyülenmişliğin içindeyken karşıma çıktın muzip
gülümsemenle. Yanında tuval tahtasına yerleştirilmiş bir resim vardı. Hayatımın
tuvaldeki beyaz çizgiler gibi boş ve anlamasız oluşunu düşündüm ve sesinle
kendime geldim. Fotoğraf klasik kırmızı örtüyle örtülmüştü ve şu cümleyi kurdun
buz mavisi gözlerini gözlerimden ayırmayarak:
“Ve sergimde rafa koymaya kıyamadığım fotoğraf bu fotoğraf
çekilmeden önce İstinye sahilde Babacan balıkçısı vardır.Akif ağabey bir poz
vermişti –ki arkanızda duruyor hemen- onu buraya koyacaktım.Ancak yolum
tesadüfen Eminönü’ne düşünce bu fotoğraf olmalı dedim” .
Kalbimin acabası beynimin yok artıklarıyla boğuşmaktan ancak
sesinin yankısına yetişebiliyordum. Göz hareketlerim yavaşladı perde slow
motion şeklinde açıldı ve karşımda bir ayna bana bakıyor oldu. Tüm kafalar bana
dönmüşken sen beni sahneye davet ediyordun. Sonrası karanlık …
Uyandığımda yine aynı kahkaha yine aynı şen gülüşün hastanede
yankılanıyordu. Serum vardı kolumda hastanede olduğumuzu anlamıştım ama
nasılını hatırlamıyordum. Doktor Hikmet : “Korkulacak bir şeyi yok Ahmet sadece
tansiyonu düşmüş “ dedi ve gitti. Sen ise bana hınzırca gülerek : “Seni
numaracı konuşmamak için numara yaptın değil mi birde sosyologlar konuşkan olur
malzemesi halktır derler nerde. Hangi okuldan mezunsun sen söyle de
yollamayalım tanıdıkları o okulu “ dedi. Artık hastanede benim kahkahalarım
yankılanıyordu. Hastaneden çıktıktan sonra iki- üç günde bir yollarımız kesişir
oldu. Ya da tesadüf eseri görüştük bir kitapçıda rafa uzanmaya çalışırken bir
müzik dükkânından 45’lik Ajda Pekkan plağı sorarken ya da bir kütüphanede
araştırma yaparken... Bu akşam ise her şeyi başladığı yerde oturmuş balık
yiyoruz. Ve benden bir karar vermemi bekliyorsun diye dalmıştı.
Gecenin başı …
Ahmet uzunca bir süre Belma’ya baktı. Kumral saçları gecede
daha da parlıyordu. Yemyeşil gözleri ve beyaz teni geceye ayrı bir büyü
katıyordu sanki. İç çekti Belma 1.85 boyundaydı Ahmet tuhaf bir karşılaşmaları
olmasa varlığından haberi olamayacağı biriydi, her kadının peşinden uzunca bir
süre koşacağı bir tipti.Buğday sarısı saçları buz mavisi gözleri, bakışları
sertti aslında ama çok neşeli ve şen birisiydi.
Ahmet söze girdi : “Belma niye buradayız biliyor musun” dedi.
Belma ise şaşkındı: “ Dostoyevski’nin ölüm yılında onu anma ya da dur dur Pablo
Picasso’nun doğum günü ?? “ Ahmet :
“Hayır” diye cevap verdi ve devam etti “Bugün bizim yıldönümümüz.” Belma ise
şaşkındı aralarında hiç böyle sahte para tuzaklarının kutlaması olmamıştı.
Zaten tarihlerle arası oldum olası iyi değildi. Hatta kendi doğum gününü bile
bankalardan gelen mail mesajlarından hatırladığı olmuştu çoğu kez. Şaşkın ve
düşünceli yüz ifadesi Ahmet'in hoşuna gitmişti yine bir kahkaha patlattı.
Sonra boğazını temizledi düşünmesi için yeterince fırsat tanımış olduğu
Belma’nın yemyeşil gözlerine baktı ve : “ Bugün –ki eğer kabul edersen- bizim
evlilik yıldönümümüz.” Belma suratına tokat yemiş gibi oldu. Sadece “nasıl
yani” diyebildi. Ahmet : “Şöyle ki bilirsin ben süslü cümleler kuramam o yüzden
bodoslama daldım konuya çok uzun zaman olmadı biliyorum. Normal bir tanışmamız
da oldu diyemem ama zamanı değerli kılan insanlardır. Akrebin yelkovanı
kovalayışı ya da aptal takvim yaprakları değil. Şimdi söyle bakalım önemli
günlere ekliyor muyuz bugünü ?”
Belma’nın ise gözleri dalmıştı. Beni bu kadar iyi tanıyan
ikinci kişisin Ahmet …
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder